Etiketler

, , , ,

Profil ResmimBir başka yazımda 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vesilesiyle, neyin Arefe ve neyin Bayram olduğunu izah etmiş, Bayramın neyi ifade ettiğini anlatmaya çalışmıştım.

İşte oradan yaptığım alıntı ile başlayayım yine…

Bayramlar; kısaca kendinden önceki zaman diliminde yaşanan savaşların, zafer ve kurtuluşla bitmesiyle doğan sevinç günüdür…

Bir adım gerisinde; orta veya uzun vadede yaşanan fetret dönemleri, buhranlar, felaketler, toplumsal travmalar ve çekilen cefalar vardır ve Bayramlar bu kahır döneminin bittiği, huzurlu ve güzel günlerin başladığı, barış ve şenlik günleridir…

Bayram günleri, kolektif hafızanın tazelenmesidir bir bakıma.Mazide yaşanan ve bayramı getiren hadiseler hatırlanır. Yaşanan zaman dilimi için oradan ibretler derlenir ve yaşanan coşkunun verdiği heyecanla, geleceğe dair umutlar da tazelenir.

Bu anlayışla olsa gerek, toplumun her kesim ve her düşünceden aydınları, geçmişe doğru yolculuklar yaparak hafızalaını tazeler. analizler ve hatıralar kaleme alırlar…

Birinin yazdığı, bir başkasının canını sıksa da, bu hafıza tazelemeler; şuurunu, hafızasını, ferasetini, iz’an ve insafını kaybetmeyen büyük çoğunluk için büyük önem arzeder…

Çünkü yazılıp çizilenler, genelde belletilmiş ezberlerin çok dışında olur ve belli bir kesimi çok mutlu eden “masalların tılsımı”, fena halde bozulabilir…

İşte onlardan bir örnek daha, ve işte bir başka pencereden tespitler:

Osmanlı’dan tevarüs eden ve Çanakkale’de tam tarifi olan Milletin sessiz çoğunluğu, Cumhuriyet dönemindeki “Ulus” kalıbını bir türlü benimseyememiş ve “dayatılan ithal protezler”, doku uyuşmazlığı sebebiyle reddedilmiştir…

Nasıl ve neden mi?

Gelin bir tefekkür anaforuna girelim ve hafıza tazeleyelim birlikte:

Türk’ü, Kürd’ü, Çerkez’i, Abhaz’ı, Boşnak’ı, Arnavut’u, Rumelili’si, Laz’ı, Gürcü’sü ve Arabı ile Milletin tüm unsurları, Çanakkale’de, koyun koyuna düştüler İslamın son kalesi vatan toprağına…

Halifesiz kalacağından korkan İslam dünyasından yağan dualar ve mütevazı yardımlar vardır…

Mehmet Akif ile, ta ötelerde Muhammed İkbal, aynı acı ve aynı frekansta buluşup milyonlara seslenir ve istiklal mücadelesine destanlar yazılır…

Ne hayallerimiz vardır milletçe…

İlk meclisi cuma gününe denk getirip, cuma namazı sonrası hatimlerle, salavatlarla, dualarla ve kurbanlarla açarız…

İçinde kendi istikbâl ve ikbâlini düşünen değil, kendini vatanın ve milletin istiklâl ve istikbâline adayan mebuslarımız vardır…

80 adet sarıklı din âliminin de olduğu ilk mecliste, alınan ilk iki karar: (29 Nisan 1920)

1-) “Büyük Millet Meclisi Hilafetin ve saltanatın, vatanın ve milletin kurtarılmasından ve istiklaline kavuşturulmasından ibaret olan amacının gerçekleşmesine kadar, aşağıdaki şartlar dairesinde devamlı olarak toplanacaktır.”

2-) “Yüce Hilafet ve Saltanat Makamı’nı ve Padişahın Korunmuş Mülkünü yabancılarınelinden kurtarmak ve saldırıları püskürtmek amacıyla kurulmuş olan BüyükMillet Meclisi`nin; meşruiyetine başkaldırı şeklinde sözle, fiille veya yazılı olarakmuhalefet yapanlar vefesat çıkartanlar“vatan haini”sayılırlar.”

Heyecanlıyızdır ve ümidimiz tamdır…

Bu meclis ister, bir İstiklal Marşımızın olmasını ve bu meclis götürür vatan şâirine teklifi…

Taceddin Dergâhı’nın o ulvi atmosferinde Mehmet Akif, Hakk’a tapan milletinin, verdiği destansı mücadeleyle, İstiklâli hak ettiğini belirterek bitirir şiirini…

Henüz 3 yılını yeni doldurmuşken; Gazi ve Şanlı unvanları da olan, en donanımlı ve en demokratik meclisin tasfiye planları ve farklı bir evrilmenin işaretleri baş gösterir artık…

Galip ülke olarak davet edildiğimiz Lozan’la ilgili tartışmalar, suikastle “temizlenen” muhalif sesler ve başlayacak yeni dönemle igili şaşırtan işaretler..!

Önceden hazırlanmış plan ve programlar”ın uygulanması için, uygun olmayan birinci meclisten kurtulma çabalarını, samimi ve mücadeleci vatan evladı mebusların tasfiye edilmesi izler…

İkinci mecliste, çoğunlukla “mason mebuslar” alır gidenlerin yerini…

Ve, başlayan hayal kırıklıkları…

Peş peşe ve hızla alınan kararlar…

4 MART 1924′de Hilafetin kaldırılmasıyla, İhanet-i Vataniye Kanununun 1. Maddesinin revize edilmesi…

25 ŞUBAT 1925’’de Milli hakimiyete, milli devlete, birlik ve bütünlüğüne ve laikliğe karşı olanlar “vatan hainidir” şekliyle son haline getirilmesi…

Bu da yetmemiş gibi; 1925’’de Takrir-i Sükun Kanunu ve Şeyh Said “ayaklanmaları” sebebiyle kanunda yeniden bir ek düzenlenmeye gidilerek;

“Dini ve dini mukaddesatı siyasi gayelere esas almak veya alet etmek amacıyla cemiyetler kurmak, bu cemiyetlere girmek, dini kullanarak devletin şeklini değiştirmek ve bozmak, fesat ve nifak sokmak, gerek tek tek ve gerek toplu olarak, sözlü veya yazılı veya fiili bir şekilde nutuk söylemek veyahut yayın suretiyle harekette bulunmak vatan hainliği sayılır”

şekline dönüştürülrmesi..

Şu garip tecelliye/çelişkiye bakın ki; 5 yıl önce alınan kararın tam 180 derece tersi bir kararla “vatan hainliğinin” yeniden tarifi yapılır… (Bu son şekliyle adeta bir zulüm aparatı gibi kullanılmış olan bu kanun, 1992 yılına kadar câri olmuş ve 67 yıl sonra-Özal zamanında- iptal edilmiştir.)

Saltanatın lağvedilmesi, Cumhuriyetin ilanı, Hilafetin kaldırılması, “Son Halife”nin hain ilan edilmesi, hanedan mensuplarına reva görülenler ve sürgünleri…

Tüm bunlara direnen, isyan eden veya muhalif olanlara; yeni revize edilen; amacı ve anlamı değiştirilmiş “ihanet-i vataniye kanunu” gereği yapıştırılan “vatan haini” yaftası ve tabi ki ardından gelen idam sehpaları…

Şapka ve Kıyafet Devrimi ve kurulan İstiklal Mahkemelerinde “Üç Aliler” ile bu milletin ışık sözlü kanaat önderlerinin alınan kelleleri…

Harf Devrimi ile milletin bin yıllık tarihi, kültürü ve engin medeniyetiyle irtibatının kesilmesi ve topyekûn milletin, bir gecede cahil kalması…

Sabun köpüğü gibi sönen ümitler, ıstıraplar ve düş kırıklıkları…

En sonunda yalnız kalan, anlaşılamayan ve etrafı kuşatılan Efsanevi Lider…

gitmeden başlayan ve gittikten sonra azgınlaşan zulüm politikaları…

Stalin dönemi Rusya’sının ve Mussolini İtalya’sındaki Faşist Uygulamaların model alınması ve bu mazlum millete reva görülen zulümler…

İşin acı ve garip yanı da, yapılanlara ustaca giydirilen “Atatürkçülük” kamuflajı…

(Bugüne kadar devam eden bu taktik, Şeytan’ı dahi şaşkınlığa düşürecek incelik ve niteliktedir!)

Yukarıda bir avuç “Mutlu Azınlık” ve onların tahkim edilmiş iktidarı; altta, adam edilmeyi bekleyen; elinden malı, maneviyatı ve umudu gasp edilen ve “Türk” kalıbına dökülmeye zorlanan milyonlar…

Elitist yöneticilerin halka yabancı ama halk için yaptıkları icraatlarında, halktan gelecek tepkilere karşı duydukları endişeler…

Yani; halktan korkmalar; korku dozu arttıkça, dozu artan“tedbirler…”

Vee; içine düşülen “Fasid Daire” (kısır döngü) ile ve faşizme dönen rejimle, millet için çekilmez hale gelen bir hayat…

Dünya konjonktürünün de dayatmasıyla, istenmeden geçilen çok partili dönem ve kısmi demokrasi…

Yeter! Söz Milletindir.” diyen vatan evlatları karşısında kaybedilen ve bir daha ele geçirilemeyecek iktidar…

Milli Şef’lerinin başına gelenlere tahammül edemeyen 37 subayın fitillediği ve sonunda “Peygamber Ocağı” denen kurumda, Peygamberin ruhunu incitecek şekilde, general ve subayların tamamınıtasfiye ederek gelen “İhtilâl…”

O gün kurulan ve halen kurtulamadığımız “anayasal” MBK’nun atadığıyüz karası mahkemelerde; bu vatanın çok seçkin evlatlarına reva görülenler…

Ve; insanlık tarihinde ender görülecek gayri insani ve gayri ahlâki uygulamalar…

Mahkeme sürecinde İmralı’da kazılan ve ölülerini bekleyen 120 mezar

Sonunda da, “3 Masum Adam”ın o kan donduracak şekilde, yağlı urganla katli…

İktidarı bir daha elden kaçırmamak için yapılan bir Anayasa ve tesis edilen sözde anayasal kurumlar…

“Değiştirilemez ve Değiştirilmesi Teklif Dahi Edilemez” maddelerle başlayan bu anayasaya ile; lutfettikleri kadar demokrasi ve lutfettikleri kadar özgürlükle, iradesi elinden alınan Millet…

İki sağlam payanda: Ordu ve Yargı…

Ve, bunlara yardımcı, Yeminli Sivil Bürokrasi…

Yetmedi…

Bir emniyet supabı olarak, aynı yıllarda kurulan ve ne idüğü belli olmayan “Özel Harp Dairesi ve Özel İstihbarat.”…

Bu dairenin MİT, MOSSAD ve CIA ile birlikte yaptıkları içe dönük“psikolojik ve operasyonel” faaliyetler, provokasyonlar, darbelere zemin hazırlamalar ve fişlemeler…

Vazgeçilmez saydıkları iktidarlarında, ufacık bir risk gördükleri zaman, aba altından sopa göstermeler (muhtıralar) ve yeniden balans ayarı için yapılan ikinci ve üçüncü darbeler…

Yaptıkları insanlık dışı işkencelerle, kurulacak isyan örgütlerine militan hazırlamalar…

Kendi kurdukları bu örgütle verilen 40 yıllık mücadelede ortaya çıkan zaaflar, kirli ilişkiler, ihanetler; verilen canlar ve çok büyük mali kayıplar…

28 Şubatta bir daha silkinişler ve “Bin Yıl” süreceği zannedilen yeni projeler…

Bu proje gereği 21.Yüzyılda; toplumun ne yiyeceğine, ne içeceğine, nasıl giyineceğine, nasıl ibadet edeceğine ve hangi okullarda okuyacağına kalana kadar, her şeye kendilerince verilen nizamlar…

Çiğnedikleri hukuku, verdikleri brifinglerde üst yargıdaki hukukçu kardeşlerinin alkışları arasında tescil edişler…

27 Nisan mhtıraları, Sabih ağabeylerinin telkiniyle 367 garabetleri, her şeye rağmen fütursuz ve bir o kadar tedbirsiz olduklarından kaptırdıkları paçalarıyla Silivri maceraları…

“Sarı Kızlar”, “Eldivenler”, “Eruygurlar”, “Tolon’lar”, “Veliler”, “Ersözler”, “Perinçekler”, “Balbay’lar”, ”GATA-kulli’ler”, “Balyozlar”,” Çetin Doğan’lar”, “Oruç Reis Fırkateyni’nden Verilen Tehditler”, “Kafes’ler”, “Islak İmzalar”, ”Dursun Çiçek’ler”, “Kâğıt Parçaları ve Borular !”, “Cihanerler”, “Lanetlemeler….”

Şemdinli’deki “İyi Çocuklar”, Aktütün’ler, Hantepe’ler, Reşadiye’ler, Kendi döşedikleri mayınlarla kendi askerlerini öldürmeler, pimi çekilen el bombasının aldığı canlar, Heronlar.!?

Anayasa Mahkemeleri, HSYK, Yargıtay, Danıştay, Yarsav….

Apoletli Gazeteciler, Medya, CHP, MHP ve BDP ittifakları ile bir başka 12 Eylül’de (2010) gidilen referandum…

Sonunda da; 90 yıllık çelik kafesten kurtulmak isteyen milletin % 58 gücünde çektiği el freni…

Keser döndü, sap döndü; ve o gün geldi, hesap döndü…” diye tam da umutlanmış ve bir başka 10 yılı bu umutla aşmışken, döndük yine en başa!

Evet; Yeni bir iğfale (aldatma) ve yeni bir ihanete daha şahit olmanın şaşkınlığı içindeyiz…

Aktörler değişse de, makûs talihin değişmediğini bir daha anladık…

Neyzen Tevfik’in veciz ifadesiyle;

“Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti; Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti.”!

Ne demek istediğimi şuuru, hafızası ve feraseti açık tüm akıl sahipleri çok net anlamıştır sanırım…

Özellikle son 5 aydır yaşanan paranoya ile, “paralel manyağı” haline getirilen ve âdeta hipnoza tâbi tutulanların, bu başa dönüşü ve yeniden içine düşülen kısır döngüyü fark etmeleri çok zor elbet…

Özellikle 2011 seçimleri sonrası; kazanılan ivmeyi kaybettiğimizi,  tekrar ve giderek içe döndüğümüzü ve patinaj çektiğimizi söylemek abartı olmasa gerek…

Yolsuzlukların baş gösterdiği 17 Aralık 2013’den itibaren ve Yerel Seçimler öncesi şu yaşananlara bakın…

Başlayan korku ve doğurduğu panikle atılan her adım, kazanılan tüm irtifaları biraz daha kaybettiriyor. Ve; “Korku-Tedbir Kısırdöngüsü”, toplumda umudun yerini endişelerin almasına sebep oluyor yine…

Komplo teorisi veya evham değil, işte yaşadığımız gündemden/hayattan kesitler: Gece baskınlarıyla Anayasaya rağmen çıkarılan kanunlar, iptal için geçecek zamanı fırsat bilip amaca ulaşma kurnazlıkları; korkular, korkutmalar, tehditler, dayatmalar, delilsiz ithamlar ve suçlamalar; “Hisler, Kanaâtler ve İzlenimler”le verilen hüküm ve infazlar… Emniyet ve Yargıda yapılan tahribat ve sürgünler, kanunsuzluklar ve hukuku hiçe saymalar…

Bütün bu olumsuzlukları görmezden-duymazdan gelip, hâlâ iyimser olanlara ancak ve en hafif ifadeyle, sadece acınır…

Velhasıl; umutlarımızı bir başka bahara daha erteledik…

“Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler” tesellisiyle , bir dönemin daha kapandığını not düşelim…

Yeter artık çektiğimiz ve artık Bayram’a dönsün Arefe’lerimiz.!

Selâmla…

Doğan TOPGÜL

@DoganTopgul