Etiketler

, , , , , ,

Profil ResmimMüşterek Büyük bir Dava’nın bir mensubu da ben olarak itiraf edeyim ki, Başbakan’ımızın bir televizyon programında işaret ettiği “karşı taraf”ta da değilim, kendi “tarafı”nda da. Her ikisinin de taraftarı ve her ikisinin yaptığı hizmetlerden gurur duyanların tarafındayım. Müşterek tarafımızı bizim tarif etmemize gerek de yok zaten…

150 yıldır hepimizin canına ot tıkayanlardan öğrenelim isterseniz tarafımızı:

28 Ocak 2012′de İstanbul Garnizon Komutanı Tuğgeneral Muhittin Yenikeçeci, çok açık” konuşuyor ve internete düşen ses kaydında şunları ifade ediyordu: 

Kardeşim; biz İttihat ve Terakki’den geliyoruz. Bu kavga “Doğulu İslami Kesim”le bizim kavgamız. Bunlar 50 yılda bir kafalarını kaldırır, biz de ezeriz. AKP istediği kadar yapısal reformlar yapsın, ekonomiyi düzeltsin fark etmez. Bunlar Türkiye’yi normalleştiremez. Biz çökmedik, hâla ayaktayız..! Yapsınlar da görelim.”

28 Şubat Davası başladığında, tutuklama dalgaları henüz başlamışken devreye girip; “Bir dalga, iki dalga, üç dalga, dört dalga filan… Bunlar toplumun huzurunu doğrusu kaçırıyor. Bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe, o dalgalarda kusura bakmasınlar, ülke boğulur…” (9 Mayıs 2012) sözünü unutanlar; Çevik Bir dahil tüm sanıkların serbest bırakılmasının ardında, “Polis-Yargı Cuntası” görebilir ve kendilerini kandırabilirler…

Bavullar dolusu belgelerden, Ayışığı-Eldiven-Yakamoz Günlükleri’nden, Gazeteci Günlükleri’nden, döşeme altından çıkan bariz delillerden, girilen kozmik odalardan, senin ve “karşı taraf” dediğin yol arkadaşının başına inecek Balyoz’dan, intikam yeminleri ve tehditlerle dolu ses kayıtlarından, bin yıllık projenin müşterek suç ortaklarından… Bütün bunlardan, çıkara çıkara “Mevcut Hükumeti Yıkmaya Yönelik Çete Kurmak” suçu ile iddianemeleri hazırlatır da, 50 yıllık “derin suçlarını” görmezden gelirseniz; yazdığınıza Senaryo, oynadığınıza Tiyatro derler … Ve gün gelir, sahnesinde oyuncu bırakmadığınız bu Tiyatro’da, bırakın taraftarı, seyirci dahi bulamazsınız..!

İmparatorluğu dahil; dinini, dilini, o muhteşem medeniyetini ve en önemlisi de geçmişini ve geleceğini kurban vermiş bu mazlum millete umut vermeseydiniz, teveccüh göremezdiniz…

Devrimcisi, Ülkücüsü, İslâmcısı, Muhafazakârı, Demokrat ve Liberal görüşlüsüyle; her kesimden sınanmış acıları ve ödemiş oldukları bedelleri olan herkes, yanınızdaydı düne kadar…

Yukarıdaki zihniyetin “göbeğini kaşıyan ve bidon kafalı” gördüğü; Türk’ü, Kürd’ü, Laz’ı, Çerkes’i, Müslüman veya Gayr-ı Mülim’i ve Alevi’si-Sunni’siyle; ağır bedeller ödemiş bir büyük sessiz kitlenin de umudu olmuştunuz…

Çıraklıktan Kalfalığa geçerken de, bu umutlar büyümüş; yeterince yorgun, yaralı, mazlum ve sessiz çoğunluk, desteğine dualarını da katmıştı… 27 Nisan e-muhtırasındaki dik duruşunuzu görmeseydi, arızalı hukuk sistemi ve haki renkli anayasayı değiştirme kararlılığınıza, 12 Eylül 2010 Referandumu’nda, istediğiniz o büyük desteği vermezlerdi…

O büyük kitlenin içinde yer alan, “Ne istediler de vermedik?” dedikleriniz de, ne istediniz ise veriyordu o günlerde… “Gerekirse mezardakileri kaldırın, destek olsunlar” diyen o Bilge’ye gönül verenler; 1 oy vermek için kıt’alar aşıp hava alanlarına geliyor ve geri dönüyorlardı… “Bizim teşkilatlarımızdan çok daha fazla gayret gösterdiler, bu kardeşlerimize verdikleri büyük katkı için teşekkür ediyoruz” sözünüz, en büyük ödül ve istekleriydi ki, bu vefayı da sizden gördüler sizden….

Şemdinli Faciasında gafil avlandığınızı düşünen ve üzerinize pek gelmeyenler için, Uludere Faciası tam anlamıyla bir kırılma noktası oldu çoğu destekçiniz için…

Liberal ve Sosyal Demokratların bir çoğu , sordukları sorulara cevap alamayınca, desteklerini çektiler ardınızdan…

Gezi olaylarının başlangıcındaki masum talepleri şiddetle bastırıp, yönetim zaafiyeti göstermenizle; tüm hazırlıklarını yapan ve pusuda bekleyen “odak”ların devreye girmesi sonucu, hiç hesap edemediğiniz çok ciddi bir kriz yaşandı ve hâlen devam ediyor…

Çırakken gösterdiğiniz sabır ve feraset, Kalfa iken gösterdiğiniz cesaret ve kararlılık, maalesef  Ustalık döneminizde gösterdiğiniz ikircikli tavırlar ve yaşanan gel-gitlerle hâyâl kırıklıklarını artırır oldu…

Size tahammül edemeyen eski Türkiye’nin iktidar sahipleri ve ondan nemalanan kesimleri biliyor ve düşmanlık sebeplerini anlıyorduk…

Ama memnuniyetsizler güruhunda artık sadece onlar yok. Ne yazık ki kırdığınız ve hâyâl kırıklığı yaşattığınız her kesimden olanlar kadar, “karşı taraf”a ittiğiniz gönüldaşlarınız da var artık…

Yani memnuniyetsizler hem sayıca ve hem de her kesimden insanımızı içine alarak büyümeye devam ediyor…

Liderimiz ve şansımız olarak; 16 yaşından beri tırnaklarınızla kazıyarak geldiğinzi, bir büyük davanın mensubu olduğunuzu, çok ağır bedeller ödediğinzi biliyoruz… İttihatçı Kadim Yapı’nın oyunlarını bozmanız, 150 yıllık iktidarlarına son vermeniz, onlar ve “arkalarındaki esas güç odakları” karşısında dik durmanız da, bizler için büyük gurur vesilesiydi…

Bu duruşunuz sadece bizim için de değil; değişen ve haberleşen günümüz dünyasında, mazlum tüm toplumlar için de umut olmuştu…

Orta Doğu’dan- Afrika’ya, Adriyatik’den-Doğu Türkistan’a, Bosna’dan-Habeşistan ve Myammar’a, herkesin kahramanıydınız artık…

Bir başka yazımda “Perde arkası bilek güreşinde mağlup, çaresiz ve “O’ndan İstenen”i uygulamak zorunda olan birisi sanki.!” demiştim…

Yazımda ifade etmeye çalıştığım “Odak”,  maalesef Lozan’da “yazılı olmayan anlaşmaların” gereği olarak, “İpin Ucunu” halen elinde tutuyor ve yine yazılı olmayan bir kuralın gereğini yapmaya devam ediyor…

Bugün başınıza çorap örmeye karar vermiş ve attığı tek taşla hem sizi, hem iktidarınızı ve hem de “karşı taraf”a ittiğiniz kardeşinizi vurmayı kafaya koymuş o “Odak” neresi mi?!

Kendi cenahlarından verelim tarifi: “12 Mart 1997 Cumartesi günü, yani 28 Şubat kararlarının alındığı o meşhur MGK toplantısından iki hafta sonra,Washington’da Dış İşleri Bakanlığının yedinci katında bir toplantı yapılıyor. Toplantıda ABD Dış İşleri Bakanı ve ev sahibi Madeline Albright var, o yıllarda Türkiye ve Genel Kurmay’ı çok sık ziyaret eden ve İsrail Lobisi’nin düşünce kuruluşu Washington Institute’ın Türkiye bölümünün başında olan Alan Makovsky var; Neoconlardan meşhur Bernard Lewis, Paul Wolfowitz, Richard Perle gibi etkin isimler de var… Türkiye’ye ilişkin olarak ne yapılmalı, bu toplantıda konuşulmuş. Bu toplantıdan çıkan genel eğilim, “doğrudan askerî bir darbeolmadan bu hükumet gitmeli” olmuş. Refah Yol Hükumeti de Haziran ayında gidiyor zaten. Dostum Morton Abramowitz’e, “Amerika, tekerine çomak sokanı ekarte eder ama, Erbakan size bir şey yapmadı. Amerika’nın büyük ulusal çıkarlarını tehdit etmedi. Aksine onun zamanında İsrail’le ilişkiler gelişti.” dediğimde, Abramowitz o tarihi sırrı şöyle deşifre ediyordu: Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde yazılı olmayan bir kod vardır.Erbakan bu kodu bozdu. Amerika, ne yapacağı kestirilemeyen, kontrol edilemeyen müttefikten hoşlanmaz.Cengiz Çandar (Neşe Düzel ile Taraf’daki röpörtajından. 16.04.2012) (Bu son ifadeler Libya, Mısır, Tunus, Suriye, Irak, Afganistan ve Pakistan’da olanları da güzel açıklıyor!)

Evet; 150 yıllık makus talihi değiştirmeye kalktınız ve birilerinin yazılı olmayan “kod”una müdahale ettiniz…

Size karşı böyle uluslar arası bir komplo kurulmuş; işin içinde yine ABD’nin Neocon kanadı, İsrail ve onların dünyanın her tarafına yayılmış güç odakları faaliyete geçmişken; bu felâketin geldiğini görememiş, karşı stratejiler geliştirememiş, kadronuz ve danışmanlarınızdan gaflet hançeri yemiş ve zaafiyet göstermişseniz, hep beraber çok zor durumdayız demektir…

Esasında, o “kodu” bozan ve aynı odağı yıllardır huzursuz eden bir başka yapılanma da, Cemaât denen hizmet ve gönüllüler hareketi…

Dünyayı yöneten ve insan dahil hiçbir kutsala saygısı olmayan; savaşların, dökülen kanların, ölümlerin ve yıkılan ülkelerin 1 numaralı müsebbibi bu “acımasız odağın”, günümüzde bize yapmak istediği “1 taşla kuş katliâmı yapmak” değil mi peki.?!

Yani; sizin için sinsi planı olanların, bugüne kadarki en büyük “yol ve kader arkadaşınız” için de bir planı yok mu sanıyorsunuz?!

150 yılda kılcal damarlarımıza kadar sızıp, tüm bünyemizi istila eden İttihatçı Güruh’un; bu “büyük odak”ın yeminli devşirmeleri olduğunu yeni mi biliyor ve öğreniyoruz.?! -HAYIR!

Tüm bunları biliyorsak, oyun kurucuyu da biliyoruz demektir ve Cemaâti günah keçisi yapıp dövüyor olmamız da, gaflet ve feraset körlüğü değilse, o lanet olası “siyasi kurnazlık”tır…

Fert ve liderimiz olarak inancınızdan, samimiyetinizden, temizliğinizden ve iyi niyetinizden zerre kadar şüphemiz yok…

Zaafiyet göstermiş, rehavete kapılmış ve yaptıklarıyla bünyende büyük yara açmış yol arkadaşlarınızı ve etrafınıza duvar örmüş beceriksiz danışman kadronuzu gözden geçirmeniz gerekiyor.

Üstün vasıflarımız da olsa, dâhi de olsak, nihayetinde beşeriz. Hata yapılır tabi. Hiç birimiz hatadan münezzeh değiliz nihayetinde. Ama hatayı görüp de, onda ısrar etmeyenlerden çıkıyor tarihe geçen kahramanlar…

Esas büyük oyunu görüyor olduğu halde, “Cambaza Bak” kurnazlığına başvurmak, ucuz kahramanların işidir…

Cemaâti hedefe koymak ve ha bire onu dövdürmek, belki bir seçim daha kazandırır ama, orta ve uzun vadede kaybeden, hep beraber biz oluruz yine…

Sadece bu mazlum milletin değil, İslam coğrafyasında inim inim inleyen tüm mazlum kardeşlerimizin de umudusunuz oysa…

On yıllardır Çin’li zalimlerin soykırımına ve zulmüne maruz kalan bir Doğu Türkistan’lı kardeşimizin, “Sizin için ne yapabiliriz?” diyen Türk gazeteciye verdiği cevabı hatırlatayım:

Sizden bir şey beklemiyoruz; BİR TEK ACI HABERİNİZ GELMESİN YETER!”

Kendi cephemizde “taraf” ve “karşı taraf” olup, kendi kendimizi kırmanın acısını, bir tek bizler çekmiyoruz demek ki…

Ta ötelerde umudunu bize; birliğimize, dirliğimize, kardeşliğimize, huzur ve refahımıza bağlamış din kardeşlerimizin UMUTLARINI da ÖLDÜRÜYORUZ…

Biz birbirimizi yerken, Abdulkadir Mollay’ı dar ağacına çekip Atıf Hoca’nın yanına gönderdiler..!

Aynı tezgâh ve darağacı, kader ve yol arkadaşımız Muhammed Mursi için de kuruluyor…

Ve, üçüncü kışta donarak ölüyor Suriye’li kardeşlerimiz.. Kaybedeceğiz ve kaybeden de sadece içeride biz olmayacağız…

İki asırdır düşen sancağın kaldırılmasını bekleyen kardeşlerimizi de, bir daha hüsrana mahkum edeceğiz…

Bilmem ki; bu ağır vebalin hesabını millete, tarihe ve Allah’a nasıl vereceğiz?!!

Allah’ını seven, vahdete ve kardeşliğe samimiyetle inanan her kim varsa; hakkaniyetin, iz’an ve insafın ve akl-ı selimin tarafında kalarak, içimize atılan fitne ateşine bir damla su döksün…

Oyun bellidir ve büyüktür… Oyuncular ve hücrelerimize kadar sirayet etmiş içimizdeki uşakları da…

Hiç birini temizlemiş değiliz ve “ölenleri hariç” hiç biri bir yere gitmediler…

Öyleyse nedir bu gafletimiz ve neden kendi ipimizi kendimiz çekiyoruz?!

Bir daha hatırlayalım Vatan Şairi Mehmet Akif’imizin öğütünü:

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

Tefrika; yani ayrılık. Yani, kendi cephende yarılma ve ayrışma…

YETER ARTIK…

Selamla…

Doğan Topgül

@DoganTopgul

Reklamlar