Etiketler

, , , ,

Profil ResmimYaklaşık iki asırdır maküs bir talihi var ki bu mazlum milletin, kendi içinden yetiştirdiği münevverleri dahi hâlen başka iklimlere hayran. Ve, giydikleri elbise, bu medeniyet coğrafyasının tezgâhında dokunmuş kumaştan değil maalesef…

İnisiyatifi ellerine geçirir geçirmez 850 yıllık tarihi yürüyüşü durduran ve oynadıkları büyük kumarda çok büyük kaybeden ve millete de kaybettiren bu devşirme ruhluların verdiği ezâ, canlara tak etti artık…

Son 15 gündür yaşadığımız “iç cephe savaşı”ndan da anlaşılıyor ki; muhteşem bir medeniyetin varisi de olan bu aziz milletin engin feraseti, bu aydınlar güruhunun da, yönetici ve siyasetçilerinin de çok önünde artık…

Bu engin ve kolektif feraseti, binlerce kez sınadığı acıların, kahırlar ve kayıpların bedeli olarak edinmiş olan bu mazlum millet; muhteşem hafızasına yeni tecrübelerini kaydetmeye devam ediyor…

1800’lü yıllardan beri hayatını zehir eden “Devşirme Jön Türkler”i de çok iyi tanıyor, onların günümüzde devam eden soylarının kim olduklarını da… Kendinden menkul “aristokrat” unvanlı bu azınlık, aydın ve yönetici güruhun 150 yıllık saltanatına son verirken, yerlerini dolduracak kalitede donanımlı evlatlarının olmamasının kahrını da ayrıca yaşıyor…

Kolay değil tabi; 150 yılın özellikle son 90 yılında mankurtlar yetiştirme programına maruz kalmış bir toplumuz. Son yaşananlar şunu gösterdi ki, en sağlam kalanımızda dahi hamlıklar ve gayr-ı iradi menfi refleksler kendini çabucak ele veriyor…

Tüm değerlerimizle açıktan ve fütursuzca savaşanlara karşı bir cephe oluşturmuş ve onlarla son 11 yıldır tarihi bir hesaplaşma içine girmişken, kendi cephemizde kendi elimizle oluşturduğumuz çatlaktan ne denli kirlerimiz de döküldü… Bir daha gördük ve inandık ki, bu cepheyi hiç hak etmeyen hamlar, olgunlarımız arasına “sızmış” ve en çok da onların sesi çıkyor…

Fitnenin fitilini ateşleyenler bizim cephemizden değildi belki ama, onu benzinle besleyenler ve körükleyenler hep kendi cephemizdeki bu “bizim hamlar” olarak karşımıza çıktı… Bu ateşi söndürecek feraset, iz’an ve insaf sahiplerini ve hakkaniyet sevdalısı yiğitleri ne çok aradı gözler ama, heyhat…

Akl-ı selim sahipleri şu sorulara cevap aradı meselâ:

100 yıl geç kalınmış bir kardeşlik düğünü için Diyarbakır’a gitmeyi planlayan irade; yol, dava ve kader arkadaşının illâ da “ocağını ateşe vermeyi” düşünüyorsa, bunu neden “düğün” sonrasına ertelemez?! “Ulul Emr’i” böyle bir zamanlama ve strateji hatası yapmaya mecbur kılan nedir?!

Oysa son 11 yıldır attığı her güzel adımda, o kardeşi hep yanında yer almış ve her makul hizmetin destekçisi de olmuştu. “Bin Yıllık Kardeşlik Projesi” denilen bu yolculuğun önemli bir dönemecinde neden bu kardeşiyle birlikte “halaya” girmesindi?!

Hadi bunu yaptı diyelim; “ocağına ateş” düşen ve yüreği de yanan kardeşinden tepkisiz kalmasını, yapılana rıza göstermesini ve “sevince ortak olup göbek atmasını” beklemek ne denli akıl tutulması ve nasıl bir vicdan körlüğüdür?!

Adını Cemaât veya Gönüllüler Hareketi olarak bildiğimiz, “100 yıllık projeye sahip” organize bir faaliyetin gazete, dergi ve TV kanallarının olması kadar doğal bir şey olamaz. Tarafını, ne amaçla kurulup ne için hizmet ettiğini hiçbir zaman gizleme gereği duymamış bu yayın organlarıyla, maruz kaldığı bir “saldırı” karşısında demokratik tepki gösterme ve muhalefet etme hakkını kullanmak kadar doğal ne olabilir demokrasilerde?!

Peki, aynı cephede farklı saf tutmanın gereğine inanmış olanlar, yani STV ve Zaman gazetesine karşı ortak cephe oluşturanlar, kimin adına ve ne adına pozisyon alıyor ve neye hizmet ediyorlardı?!

Kardeş yayın organlarının yaptıklarını haksız bulup, onları makuliyete ve insafa davet etmek yerine, kılıçları çekip kardeşini doğramaya yeltenenler ne denli hakperesttiler?!

Star, Yeni Şafak, Sabah, Akşam ve Akit gibi gazetelerin; Kanal 24, ATV ve a-Haber gibi televizyonların günlerdir yaptıkları, Zaman Gazetesi ve STV’den ne kadar farklı ve ne kadar sükunet tavsiye ediyor/du?!

Bu milletin, tüm bu olup biteni anlamayacak kadar ahmak mı olduğunu sanıyorsunuz?!

Herkes günü geldiğinde yaptığının bedelini elbet ödeyecektir ama, millet nezdinde yaşanan tablo şudur:

Seçtiği, yetki verdiği ve 11 yıldır memnun olduğu iktidar mensupları; eğitimin 90 yıllık müzmin hastalığına çare bulmak yerine, hiçbir makuliyeti olmayan bir pansuman daha yapmaya karar vermiş ve yanlış zamanda yanlış bir adım daha atmıştır… Bunu yaparken de, çaresizliğe çare üretenlerin üzerine haksız bir dayatmayla gitmiş ve büyük bir huzursuzluğa da sebep olmuştur…

Eğitimdeki müzmin hastalıktan canı çok yanan toplum, yaşanan hadisede canı yananların feryadını çok iyi anlamaktadır… Makuliyeti olmayan bir hamleyi izaha çalışırken bocalayanların ve mes’eleyi başka mecralara çekip cambazlığa girişenlerin de çok iyi farkındadır tabi…

Hakk Cephesi’nin mensupları birbiriyle cedelleşmeye girmiş ve her iki taraf da aynı ortak inancın argümanlarıyla ve aynı ortak dili kullanarak birbirlerine karşılıklı ahkâm kesiyor günlerdir…

İfrat ve tefritten uzak durmanın gereğini, itidalli olmanın faydalarını; fitne zamanında sükutun altın değerinde olduğunu; hüsrana uğramamak için sabrı ve Hakk’ı tavsiye etmenin önemini, her iki tarafın “çok bilmişleri” çok iyi biliyorlar da, aynı silahlarla birbirlerine karşılıklı ateş etmenin ne sonuçlar doğuracağını göremeyecek kadar feraset körlüğüne de birlikte tutulıuyorlar…

Evet; bir tufan daha yaşadık ve her yaşadığımız musibette olduğu gibi bu yaşadığımızdan da hayırlar devşirdik…

Her sel felâketinden sonra; çer-çöpün, köksüz odunların ve kütüklerin sürüklenmesine ve su yüzünde yığınlar oluşturmasına şahit oluruz hep…

Aynen öyle oldu ve kitle psikolojisiyle yığınlar içinde yer alan “ham muhafazakârlar”, güçten yana tavır alıp nemalanmak isteyen zavallılar, zoru görünce kaçacak delik arayanlar, yufka yürekli kahraman edâlılar, kindarlar ve “sağdan yanaşan” münafıklar sapır sapır döküldü de; hak etmeyen nice hamlar ve hayalperestler, bir avuç hakperestten ayrıştı çok şükür…

Ismarlama manşetler ve manüplatif haberleriyle tanıdığımız Ertuğrul Özkök’ü, sanki 28 Şubat’ın yegâne faili imiş gibi görüp, 15 yıldır demediğini bırakmayan bizim “ham muhafazakârlar”, meğer O’ndan beter imişler de, bilememiş ve Özkök’e büyük haksızlık etmişiz… Üzerine o denli gittiler ki, en sonun da “Evet kardeşim, ben bir ‘Tarassut Köpeğiyim’ ve doğacak tehlikeyi sezip herkesi haberdar ediyorum!” demek zorunda kalmıştı…

Hergün TV ekranlarında tartışmalar yapan ve gazetelerinde baş köşeye geçenlerin son hadisede aldıkları tavrı görünce, “Tarassut Köpeği” olsalar iyi de, maalesef millete musallat “Tasallut Köpeği” görevlerini de çok “güzel” yaptıklarına şahit olarak, bir daha kahrolduk…

Meğer ne büyük kinleri varmış da “İslâmcı Etiket”lerine bürünüp olancasını mü’min kardeşine kusmayı hüner zannettiler… Hüsn-ü zannı terk edip, mü’min kardeşleri için su-i zannı kendilerine şiâr edindiler… Münafık, omurgasız ve “efendilerinin tasmalı köpeği” ilân ettiklerinden bin beter duruma düştü; akl-ı selimi, hakkaniyeti, iz’an ve insafı kendilerine uzatılan tasmaya feda ettiler…

Bir Hakk dostunun “İnsaf; insanın da, imanın da yarısıdır.” sözünden hareketle; on yıllardır İNSAF talep eden ve 28 Şubat’ın medya ayağını yerden yere vuranlar, meğer talep ettiklerinin en büyük fukarası da imişler.!

Dün de, bugün de inandıklarının gereğini yapan ve oldukları yerde duran meslektaşlarını yıllardır eleştiren ve aşağılayan bizim “ham muhafazakâr” aydın ve yazarlarımız, mensubu oldukları inanç ve düşünce dünyasına hakaret edercesine, tüm değerlerine bir anda sırt çevirdiler… Düştükleri seviyeyi söylememe gerek yok sanırım ama, “karşı mahalledeki” rakip gördüklerinden bin beter hâle düştüler…

Beğenmedikleri ve dikkate dahi almadıkları SÖZCÜ gazetesinin 10 yılda başaramadığı tahribatı, kendi cephelerinde 10 günde yapmayı başaran bu müflisler güruhu, öyle bir çaresizlik girdabına girdiler ki, eski defterleri karıştırma ve “ama siz de şunu yaptınız, ama siz de bunu söylediniz” zavallılığına sığınmak zorunda kaldılar. Hiçbir makul gerekçesi olmayan “kapatma kararı”nı verenlere tek kelâm edemeyen bu zavallılar, ocağına ateş düşen ve can yangısıyla feryat eden kardeşlerini empati yapıp anlama yerine, “Ne feryat ediyorsunuz, susun be kardeşim” diye terbiye etmeye kalktılar…

Son 15 gündür öyle şeylere şahit olduk ki; akıl, insaf, iz’an ve hakkaniyet sahipleri için büyük ibretler sahnesi… Yalan, yalakalık, yavşama, demogoji, manüplasyon, iftira…

150 yıldır Müslümanların safderunluğundan yararlanıp, azınlık oldukları halde çoğunluğa hükmetmeyi başaranlar; kaybettikleri iktidarlarını yeniden elde etmek için, bizim bu “ham muhafazakârlarımızın” sayesinde yeniden ümitlendiler tabi..!

Kahırlar ve dayanılmaz acılara garkolsak da, yaşanan süreç; kimlerin hangi amaç, hangi maske ve hangi makyajla aramızda olduklarını tanımamız açısından bayağı hayırlı da oldu…

Dökülen bunca maske ve makyajdan sonra, elde edilen fayda, çekilen sıkıntılara fazlasıyla değdi bence…

Bilmeden yapılan hata yanlışlıktır, bilerek yapılan hata ise ihanettir.” diyor  B. Brecht.

Bizim kültürümüzde de aynen öyledir bayım…

Hüsn-ü zan dedik madem, yinede kardeşlerimizin yaptıkları hatayı bilmeden yapmış olduklarına hükmedelim ve ikinci alternatifi aklımıza dahi getirmeyelim isterseniz..!

Bu noktadan hareketle teyakkuzda olmanın da gereğine inanarak şu tespiti de kayda geçelim:

Artık bizim de Mustafa Karaalioğlu’larımız, Şevket Eygi’lerimiz, Abdurrahman Dilipak’larımız, Hikmet Genç’lerimiz, Abdulkadir Selvi’lerimiz, Hasan Karakaya’larımız, Ali ve Mustafa Karahasanoğlu gibi “mü’min” kardeşlerimiz ve elbette Mehtap Yılmaz’larımız gibi ‘mü’mine” kardeşlerimiz de var…

Ahmet Hakan Coşkun’un yazısından bir bölümle bitireyim yazımı. Ne güzel tarif ediyor bu güruhun içine düştüğü garabeti:

Eğer ‘Dershaneleri Kapatıyoruz’ diyen hükumet ‘Erdoğan Hükumeti’ değil de, meselâ ‘Kılıçdaroğlu Hükumeti’ olsaydı… Bugün Ak Parrti’nin ideolojik olarak destekçisi olan kalemlerden, dershanelerin faziletlerini öğreniyor olacaktık.”

Başka söze gerek yok…

Hayırlı olsunlar hepimize…

Selamla…

Doğan TOPGÜL

Reklamlar