Etiketler

, , , ,

Profil ResmimDaha önce de değişik zamanlarda rahatsızlıklarını dile getirirdi PKK’nın üst düzey yöneticileri ama; “Cemaâtle aramızda doku uyuşmazlığı var!” ifadesini duyunca; güleyim mi, ağlayayım mı bilemedim!

Bu kadar abuk bir ifadeyi veya zırvayı tevil etmeye gerek yok ama, bir anda aklıma gelenleri ifade edeyim:

1984 yılından beri ülkeye, otoriteye ve bizi biz yapan tüm değerlere baş kaldırmış; Marksist, Leninist ve Ateist çizgideki bir örgütün; toplumu bir arada tutan dokuyu tekrar onarmayı hedef seçerek, insanüstü fedakârlıkla çalışan bir anlayışla uyum içerisinde olması elbette ki söz konusu olamaz…

Birinin yakıp-yıktığı ve bunu yaparken de ortama dehşet ve korku saçtığı yerde; diğeri gönüllere girerek Gönüller Sultanı’nın (SAS) emniyet, güven ve hoşgörüsünü taşıyor.

Biri öldürürken diğeri yaşatmanın tüm çarelerini seferber ediyor ve bu yolda ölümü kendisi için şans sayıyor…

Ölümden korkmamayı şiar edinmiş birilerini, başka ne ile korkutabilirsiniz ki?

Ümmetin iman ve istikbalini kurtulmuş görürsem, cehennemde kalmaya razıyım.” diyen ve Kürd asıllı olduğunu da bildiğimiz bir dava sahibinin felsefesiyle; değil Türklerin, içeride aynı kader hamuruyla yoğrulmuş tüm toplum kesimlerini ve dışarıda da tüm insanlığı kurtarma gayreti içinde olanların, karşısına hangi tehditle ve hangi silahla çıkabilirsiniz?

Bu güne değin Devlet Politikası haline getirdiğimiz yanlış uygulamalar sonucu; kimliğini, dilini ve kültürünü yok saydığımız, onları bir anlamda asimile etmeye çalıştığımız kesime, 90 yıldır iki seçenek sunduk…

Ya bu baskılara boyun eğip her dediğimiz kalıba gireceklerdi veya isyan edip dağa çıkacaklardı…

Onların bir kısmı “Dağ”ı tercih ettiler ve düşmanlarımızla dost olarak 40 yıla yakın zamandır tüm bünyemizi hırpalıyorlar…

Dağa çıkışı kolaylaştıracak her türlü zulmü uygulamaktan geri kalmadık bu kardeşlerimize. Tüm bölgede ‘Olağanüstü Hal’ ilan edip, gündelik her ihtiyaçlarını dahi kontrol altında tutmaya çalıştık…

Bir gecede evlerini-köylerini terke zorladık ve bunu yaparken de herhangi bir alternatif sunamadık…

Direnenlerin ve ‘gidecek yerim yok’ diyenlerin evlerini-köylerini yaktık; bok yedirdik ve dahası pervasızca öldürdük…

3 binin üzerinde köyü boşalttık ve faili belli olmayan 10 binin üzerinde cinayeti devlet görevlisi denen canilere işlettik…

Akl-ı selim sahibi, aynı dinin mensubu ve kardeş olduğumuza iman etmiş Kürt kardeşlerimizin dahi bu isyana ortak olması için, ne gerekiyorsa onu, devletin güvenlik elemanları eliyle ve bir devlet politikası olarak yaptık…

Bu bir zulümdü ve vicdan sahibi herkesi harekete geçirmeliydi…

Bir Güneydoğu seyahatimde; Urfa’nın, köylerinden göçe zorlanan insanlarımızın yoğun yaşadığı bir varoş bölgesinde kurulan ve ücretsiz hizmet veren “Okuma ve Etüd Salonlarını” gördüm ve buralardaki anlayış, işleyiş ve fedakârlığa gözlerimle şahit oldum…

Genellikle çok çocuklu, yoksul ve çaresiz ailelerin, hiç değilse çocuklarından birini bir sakız, bir paket bisküvi veya bir gofretle bu salonlara çekip, onları şefkatle kucaklayan fedakar insanların sözlerini unutamıyorum.

Bu çocuklar, eğer sahip çıkılmazsa ‘dağ’ için önemli bir potansiyel. Hiç değilse her aileden bir çocuğu buralarda sahipleniyor, okumaları için elimizden geleni yapıyor; hal diliyle doğruyu, güzeli ve sevgiyi göstererek potansiyel bir terörist olmasının önüne geçmeye çalışıyoruz. Her ailede bir tane olsun, örnek bir çocuk yetiştirebilirsek; bu çocuklar diğer kardeşlerine, komşu çocuklara ve hatta anne-babasına örnek teşkil edecekler. İmkânlarımız çok kısıtlı ve bu yangının tamamını söndürmeye bir anda gücümüz yetmiyor, ama bu küçük gayretlerimiz dahi terör örgütünü şaşkına çevirmiş durumda ve çok büyük tehditler alıyoruz.”

Bizler sıcacık yuvalarımızda, gazete köşelerinde ve görsel medyadaki programlarda terörü nasıl bitireceğimiz konularında bol bol ahkâm keserken; hiç farkında olmadığımız birileri, taşın altına sadece ellerini değil, tüm gövdelerini koymuş ve çırpınıyordu…

Ölüm tehdiitleri, silahlarla taramalar, bombalamalar ve yakmalara rağmen bu göremediğimiz fedakârlık devam ediyor…

Çok yorulan ve yılgınlık emaresi gösterenler, işin Bilge Mimarı’na başvurunca; “Çok şehidler verdik vatan için; gerekirse sizler de şehid olacak, ama asla bir adım geri atmayacaksınız” kararlılığını görünce, tereddütsüz vazifelerine devam ettiler/ ediyorlar…

40 yıldır yaptığımız “silahlı mücadeleden” yılmayan ve korkmayan terör örgütü; görünmez kahramanların bu ufacık fedakârlıkları karşısında, silah dışında bir şeyler yapmanın çarelerini arıyor şimdi de…

Ülkesini seven, kardeş kanı dökülmesini istemeyen, analarımızın gözyaşları karşısında bir şeyler yapma zamanının çoktan geçtiğine inanan varsa, bu fedakârlığa omuz versin…

Birliği, kardeşliği, karşısındakini olduğu gibi kabul etmeyi, anlayışı ve hoşgörüyü tek silah olarak kullananlar; terör örgütüne lojistik veya militan sağlamıyor, tam aksine birlikte olmanın ve paylaşımın iklimini hazırlıyorlar…

Birlikte yaşamanın dilini ve kültürünü yeniden inşa etmekten başka çare yoktur ve itidal sahibi Kürd kardeşlerimizin de bu iklimin oluşmasına büyük katkıları söz konusudur…

İşte Diyarbakır’da oluşan yeni Kardeşlik Tablosu…

Başında kask ve üzerinde çelik yelekle Lice ilçesine giremeyen Başbakan Tansu Çiller’li yıllardan, Diyarbakır caddelerinde takım elbiseyle ve el sallayarak kardeşlerini selamlayan Başbakan Tayyip Erdoğan’lı yıllara…

Bu tablonun kan kızılından çiçekli renk cümbüşüne dönüşmesinde, yukarıdaki sessiz kahramanların fedakârlığını ve katkısını göz ardı etmeyelim…

Bir düğün merasimiydi belki ama, yaklaşık 100 yıldır ayrı kalmış kardeşler kucaklaştı ve yeniden kardeşlik halayına el ele girdiler…

Dışarıda veya içeride “karnı ağrıyanlar” dayanılmaz bir spazm geçirse de, yeniden tesis ve ihya edilen kardeşliğimiz, dünyanın gözü önünde yeniden tescillenmiş oldu…

100 yıl önce bu ayrılığın da müsebbibi olan “Karnı Ağrıyanlar Güruhu”, yine boş durmayacak ve yeni fitneler üreterek huzurumuza kast etmeye devam edecekler…

Sınanmış bunca acısı olan bizler, yaşadıklarımızdan dersler çıkarıp, feraset gözüyle bu “Bizans Oyunu”nu görecek ve fitillenecek her fitne ateşine körük çekmeyeceğiz ki, mevcut tablomuz kararmasın…

Akl-ı selim diyor ki; 150 yıldır sınanmış acılarla inleyen bu mazlum millet, eline geçirdiği fırsatı bir avuç ahmağın “feryadına” aldanıp feda etmemeli…

Ve yine Akl-ı selim diyor ki; rehavete düşme lüksümüz de yok, ümitsizliğe düşecek çaresizliğimiz de. Yeterki körüklenen fitneye prim vermeyelim!

Bayramımız kutlu, ülkemiz huzurlu ve kardeşliğimiz dâim olsun…

Selamla…

Doğan TOPGÜL

@DoganTopgul

Reklamlar