Etiketler

, , ,

Anadolu’da, daha çok da kasaba ve köylerimizde halen yaşanan, engin kültür ve inanç silsilesinden ilhamını almış, her yaşanan hadiseden ibretlik dersler alarak zenginleşmiş ve rafine hâl almış değerlerimiz ve kurallarımız vardır.

Edep ve “Edepli Olmak” en başta gelir. Bir araya gelinecek her ortamın girişinde yazılı “Edep Ya Hu” yazısı boşuna değildir…Kimin kime ve neye karşı; nerede ve nasıl davranacağının ölçüsüdür “Edep”. 

İkinci temel değerimiz,“Had Bilirlik” ve “Haddi Aşmamak”. Herkese ve her şeye karşı “Ölçülü Olma”nın adıdır “Had Bilirlik”.

Edepli olanlar ve haddini bilenler, üçüncü temel değer olan “Saygı”  ve “Saygılı Olma”yı da bilirler.Diğer adı ise “Hürmet”tir.

Tüm bu kuralları aşanlar, aynı zamanda utanılacak bir iş yaptıklarını bildiklerinden, dördüncü önemli değer olan “Haya” kuralını da çiğnemiş sayılırlar.

Ve “Sevgi”…Sadece “Eşref-i Mahlukat” olarak yaratılana, yani “İnsana” değil; insan için yaratılmış ve onun hizmetine sunulmuş tüm mahlukata karşı, “Yaratan’a şükür sadedinde” gösterilmesi gereken hürmetin diğer adıdır “Sevgi”...

Yani “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmek”..!

Ve de, “Hakk’a Hürmet”Adalete ve Adil-i Mutlak Olan’a tam teslimiyet. O’nun emrettiği “Kul Hakkına Girmeyin” hükmüne, olabildiğince hassasiyet gösterme ve “riayet etme”nin adıdır “Hakk’a Hürmet”

Aynı zamanda; edep, had bilirlik, hürmet, sevgi ve haya gibi erdem sayılan tüm bu tutum ve davranışların, etrafında kümelendiği “kutup hüküm”dür “Hakk’a Hürmet”.

Bu nirengi noktasını bilmiş, belirlemiş ve benimsemiş insanlar, kendilerini diğer erdemlerle de donatmışlar sa; Hakk’ın, kulu için arzuladığı  “İnsan-ı Kâmil Olma” hedefi tutturulmuş demektir ki, nihai amaç da budur zaten

Toplumun büyük bir çoğunluğu “Kâmil İnsan” olma hedefini hayatının amacı haline getirmiş; bunun için okuyor, bunun için araştırıyor, bunun için öğreniyor ve bunun için yaşıyorken; inadına bu yolu tıkamaya, yolu da yolcusunu da küçük görmeye ve hatta aşağılamaya kendini adamış, kendinden menkul unvan ve kimliklerle “Mürebbiye Makamına” çıkmış tipler hiç çıkmıyor hayatımızdan..!

Kimsenin ayıbını yüzüne vurmayan, kimseyi ulu orta ayıplamayan,olgunlaştıkça mütevazi ve ölçülü olan, musibet olan herkes ve her olaya sabır ve tahammül göstermeyi “imtihanın sırrı” sayan, şerirlerin şerrinden Allah’a sığınan, “sövene dilsiz, dövene elsiz” olmayı şiar edinmiş bu çoğunluğun temsilcileri; ne zaman ve ne için şahlanıp aslan kesileceğini, kendi muhteşem tarihinde defalarca göstermiştir. Şüphesi olan o tarihe baksın.

İmdi; Ertuğrul Özkök kardeşimize gelelim.

Meğer ne nahif, ne saf, hatta ne salakmışım.” diyor ve bu ifadenin altına yatıp, yine nefretini boca etme şeytanlığını da gösteriyor “Uyanık”!  Bu “uyanığı” duyanlar ve ilgili yazısını okuyanların “Estağfurullah” dediklerini duyar gibiyim.

Niye mi ‘estağfurullah’? İşte o aldığı eğitimden, terbiyeden, edepten, hayadan, saygıdan ve Hakk’a olan hürmetinden…Çünkü bu değerlerle donatılmış hiç kimse, ulu orta kendini aşağılayan birini onaylamaz. Onaylamayı da, öncelikle O’nu Yaratan’a hürmetsizlik ve hayasızlık sayar; anında tövbe etmek ister de ondan.

Bu inceliği anlamayan, anlayamayan; had bilmez, ölçü tanımaz, edepsiz, sevgisiz, hayasız, saygısız ve “boş başaklar misali” dik başlı bu kibir sultanları, yaptıklarını marifet zanneder ve öyle inanırlar. Bilmezler, bilmediklerini de bilmediklerinden “bilmek istemezler” ve cehaletin zirvelerinde dolaşıp dururlar.

Bakın neler yazmış ve neden “salakmış” bizim uyanık.?:

****

(Önce şaka sandım, büyük bir şaka.
Twitter’da ilettiği bir mesaj yüzünden ona dava açılacakmış.

“Her halde laf olsun” diye yapıyorlar sandım.

Meğer ne nahif, ne saf, hatta ne salakmışım. 

Hakikat dün pat diye önüme düştü. Resmen dava açıldı.                                                        

Ayıp yahu ayıp…Hepimize ayıp. 

Hadi davayı açtırmak için uğraşan o kafayı anladım.

Hadi o yeni yetme Kerinçsiz tavrı anladım. Ya iddianameyi hazırlayanlar, davayı açanlar, kenardan alkışlayanlar; sessizce izleyenler?

İçimden haykırmak geliyor:

Arkadaş, sen Fazıl Say kim biliyor musun?          

Bak ben sana sayayım…  

Önce besteler: 5 Uluslar arası ödül, 2 oratoryo, 8 konçerto, 11 oda müziği eseri, 13 piyano solo, 1 şarkı, 1 dans müziği, 3 tiyatro müziği,   5 film müziği, 2 orkestrasyon; ayrıca 21 CD kaydı ve 3 kitap.

Sonra; Bach, Çaykovski, Mozart, Haydn, Beethoven, Stravinsky, Gershwin… Şahane icralar.

İçeri tıkmaya çalıştığınız o genç adam işte bu.

Romanda Orhan Pamuk neyse, kimse, müzikte  O…

İnanamıyorum, şaka sanmıştım; meğer acı bir hakikatmiş.

Fazıl Say da yargılanacak bu ülkede…                                                                                       

PEKİ FAZIL SAY NE DEMİŞTİ?                                                                                           

Fazıl Say’ın alıntı yaptığı ve şikâyete konu olan Ömer Hayyam’ın şiirinin dörtlüğü şöyle:

Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun /Cennet-i alâ meyhane midir?                              

Her mü’mine iki huri diyorsun, / Cennet-i alâ kerhane midir? ”                              

Say’ın kendi yazdığı tweetler ise şöyle:                                                                          

Müezzin 22 saniyede okudu akşam ezanını yahu. Prestissimmo con fuco!!!

Ne acelen var? Sevgili? Rakı masası?                                                                                        

Ben ateistim  diğer yarısını bilmem.)))                                                                     

Ateistim ve bunu bu kadar rahat söyleyebildiğim için gururluyum. )

****

Bak, hakkını teslim edeyim Özkök kardeş; her ne kadar  her cümleden sonra satır başı yapıp, yazını uzatmayı ve sayfayı doldurma kurnazlığını yapmış olsan da; yazının sonunda, savunduğun Say kardeşinin(!) yediği halta da yer vermişsin.

Bu memlekette her orta seviyede zeka sahibinin, Fazıl Say’ın twitlerini okuyup, “Bu twiti atan mı “dünya markası” olmuş; veya, ‘dünya markası olmuş ve bu kadar eser üretmiş birisi’ mi böyle ‘seviyesiz’lik yapmış, hayret !?” sorgulamasını yapmasına şans tanımışsın…

(Yeri gelmişken şu “Kerinçsiz” benzetmeni de yemiş değiliz de, o ayrı bir yazı konusu. Biz hatırlamasak ve sen hafızanı kaybetsen de, arşiv orada duruyor. Umur Talu gibi bir arkadaşın da muziplik olsun diye arşive girip bir şeyler döktürüyor: “Çünkü Kerinçsiz bile afallamıştır…“Biz Dink’i kuşatırken, gammazlayıp manşetten önümüze sürükleyen kimlerdi” diye.
Bir hafızasına bakmıştır, bir de Hafız’ın yazdıklarına!
Hrant Dink maalesef bir şey diyemiyor; çoktan öldürüldü.
Ahmet Kaya maalesef bir şey diyemiyor; çoktan sürgünde öldü.
Orhan Pamuk’un diyeceği varsa, kendisi söyler ya da yazar zaten. Ya da sonra söyler.
Ama ben olsam, “Masumiyet Müzesi”ne önce (E.) Özkök’ü kaldırırdım.
Hepimiz kirliyiz ve…Daha masumu bulunamaz çünkü!

Şuna hayret ediyorum:

İnsan kendini kaybederek manşetler atar da…
Kendini unutarak, unutturarak nasıl böyle yazılar yazar?
Yoksa yazı tek başına kötü değil Kerinçsiz…
Şu hafıza, şu hatıra, şu arşiv de olmasa!
Fazıl Say’ın kuşatılmasına tepkisinde haksız değil…
Şu Hrant Dink, şu Ahmet Kaya da ölmese!”) diyor mesela..!

Neyse, biz konumuza dönelim. Mürebbiye koltuğuna oturup, bu mazlum ve mütevazi toplumu terbiye edeceğine; bir de Fazıl’ını karşına alıp, şu orta zekalıların sorgulamasını O’nunla yapmayı, haddini çok aştığını, ölçülü ve saygılı olması gerektiğini hatırlatmış olsaydın, sana da şapka çıkarırdım…(Benimki de laf olsun işte. Bu işi yapacak olan, sanki o güzel erdemlerden nasiplenmiş de biliyormuş gibi öneride bulunuyorum.“Kelin ilacı olsa…”)

Uluslar arası bir “Marka”nın, ya unvanına yakışır işiyle uğraşıp “avam”dan saydıklarının seviyesine düşmemesi; veya “avam”dan biriyse ve hatta o bile değilse, bu kadar da sınırları zorlamaması lazım…

‘Sarhoşken atmıştır o twiti, hoş görün’ diyorsanız,(ki,’Rakı masası?’ twit’inden öyle anlaşılıyor!) ayıldığında “özür dileme erdemi”ni göstermeliydi. Tabi ki hem affedilir, hem de hoş görülürdü. Ama bunu da kibrine yediremedi ve “halt yemeye” devam etti.

 O zaman biz de şu öneriyi getiririz, hem O’na ve hem de muhafızı sana: Müzikte bildiği “ölçü” kadar adab-ı muaşeretin ve “adamlığın” ölçüsünü de öğrensin ve içerken olsun “ölçü”yü kaçırmasın. Çok mu istiyoruz yoksa.!?

Korumaya aldığınız “mahallenizden herkesin” hemen unvanını,titrini, işinin önemini, rütbesini veya makamını öne çıkarıyor; onları ‘suç’dan, hata’dan, ‘günah’dan, ‘halt yemek’den, ‘hakaret etmek’den münezzeh ve ‘saygın’ görüyorsunuz. Yetmiyor; onları suç işlemekten muaf kabul ediyor, ‘dokunulmaz’ kılıyor, ‘zırhla’ kaplıyor ve hatta ‘kutsal’ kılıyorsunuz..! Bunlardan her hangi biri hukuka paçasını kaptırmışsa, ‘ilim adamı’, ‘dünyaca ün’lü cerrah’, ‘san’atçı’, ‘terörle mücadele etmiş paşa’(nasıl ettikleri ortada!), ‘gazeteci’… yahu! Nasıl olur? diyerek önce kendinizi kandırıyor, sonra da toplumu kandırmaya uğraşıyorsunuz. Olmadı “hülle” yapıp milletvekili adayı yapıyor ve hukuku faullü sarmala alarak, adamınızı kurtarmaya çalışıyorsunuz. Hakikaten ya yazdığın gibisin(!), ya bizleri de kendin gibi sanıyorsun (ki, olmadığımızı halâ anlayamadınız) veya “Çok Uyanıksın”..! (Bence bu son şıksın!)

Bir yazında “Kur’anı mealinden hatim indiriyorum(!), öğrendiğim en önemli kural ‘Haddi Aşmamak” diyordun. Hakikaten içselleştirdiysen (ki, sanmıyorum), şu senin şürekânın hadlerini aştıklarını da görür; şartsız destek vereceğine, onları da sorgulama gereği duyardın…Ama nerede o hassas vicdan terazisi, nerede o iz’an ve irfan,  nerede ‘sen’..?

Şu sizlerin terbiye etmeye ve kendi kalıbınıza dökmeye uğraştığınız toplum, kendi besleneceği kutsal kaynağı bulmuş, onun kriterleriyle hem nefsini hem cismini terbiye ediyor.

Bakın, bu kadar ayıp etmenize ve hatta ihanetlerinize dahi tahammül gösteriyor. Yaptıklarınızın tamamını engin hafızasına kaydediyor, “leküm dinüküm veliyedin” diyor,  hidayetiniz için dua da ediyor ama, “uysal koyun olmadığını” da her defasında hatırlatıyor.

Ne olursunuz anlayın artık ve haddinizi daha fazla aşıp, sabır sınırlarını zorlamayın.. En az sizlere katlandığımız kadar, sizler de bize ve değerlerimize tahammül gösterin ki, birlikte yaşamanın dilini ve iklimini yeniden tesis edelim. 

İnan ki; kitap haline de getirdiğin, hemen tamamı öz güven eksikliğini gösteren ve taviz verme esasına dayalı, “100.Yılda 7 Büyük Hayâl”inin gerçekleşmesinden daha kolay bu iklimi tesis etmek. Hem her türlü imkâna sahibiz, hem şartlar düne göre daha müsait ve hem de hayâl değil. Biraz anlayış, biraz empati, biraz fedakârlık ve biraz paylaşma isteği..Hepsi bu; çok mu zor, veya işinize mi gelmiyor.!?

Hadi bakalım; anlaşıldıysa herkes dağılsın…

Bizim “edep dairesinde” alacağımız dersler ve “İnsan-ı Kâmil Olma” yolunda kat edeceğimiz mesafeler var.

İsteyenler ve “bilmeyenler” varsa buyursun; “bilmeyip de bilmediğini bilmeyenler”e de açık bu gönül dergâhı. Sadece “Edep Ya Hu” yazan kapıdan geçerken, o dik duran başınızı biraz eğin ki, daha girişte kaybetmeyelim sizi..!

Selamla ve sevgiyle…