Etiketler

, ,

Yılmaz Erdoğan bir dergiye verdiği röportajda, san’at camiasından biri olarak,hiç bir ideolojinin kölesi olmadan ve hiç bir bağnazlık içermeyen bir takım tespitler yapmış…Vayyy, sen misin bunları söyleyen?

Resmi İdeolojinin yılmaz bekçileri, salon sosyalistleri, tatlı su demokratları, din ve tarih düşmanları, hep bir ağızdan başladılar saydırmaya. Bu milletin “Kutsallarına” yapmadıkları hakaret kalmayanlar, içlerinden biri kalkıp “ezberlerini bozunca” ve kendi “kutsallarına!” dokununca nasıl da “Cellat” kesilip dar ağaçlarını kuruyor ve nasıl da urganlarını alıp koşuyorlar!…

Kendini aşmış, toplumdaki ve zamandaki değişimi yakalamış, öz güvene sahip, olgunlaşmış ve hadiselere ideolojik değil de objektif bakan bir “Anadolu Çocuğunu” korkaklıkla suçlamak; ancak sizler gibi tepeden bakan “Elit Mahallenin Mensupları”na ve muhteşem kültüründen bi-haber “Rejimin Mankurtları”na(!) yakışır.

Peki ne demiş Yılmaz Erdoğan? İşte size röportajdan bir kesit:

“GELENEKLE BAĞI KOPARMAK ASIL DARBEYİ SANATA VURDU

“İran sinemasının kimlik oluşturduğu ve bizim bunu başaramadığımız doğru. Ama bizde olan bazı gelişmeler sebebiyle maalesef böyle oldu. Onlar bir tarihte toplanıp sözlüklerinin tamamını değiştirmediler. Kelimelerinin hepsini değiştirip herkesin kendini yabancı hissettiği bir alanda yeniden kendilerini tanımlamadılar. Dolayısıyla o geleneksel bağ kopmadı. Özellikle de şiirle olan bağları kopmadı; kaldı ki biz aynı havuzdan besleniyorduk, biz aynı insandık aslında. Bence bir garip, belli ölçülerde anlaşılır belli ölçülerde anlamlı yönleri de olan ama biraz bağnaz bir batıcılık kafası, halkın önüne sunulan yeni bir şeyler uğruna eskiyi tamamen çıkarmak, bir ağacın meyvesinin kökleriyle olan bağını kesmesi anlamına geldi ki aslında en çok darbeyi de sanat yedi bu yüzden.”

“Divan şiirini madara ettik, Farsçayı, Arapçayı madara ettik. Sadece uzaklaşmadık bir de madara ettik. İngilizceyi, Fransızcayı, batı kültürünü, Amerika’yı kendi kafamızda yücelttik. Böyle eğitildik, böyle şekillendik. Şimdi Farsça bir şiir okuduğumda bir lise öğrencisi seninle alay eder. Çünkü ona öğretilmemiş. Kaldı ki benim okuduğum liselerde öğretildiği gibi öğretiliyor ise divan edebiyatı hiç öğretilmesin.”

Türkiye’deki bir sette günde beş kez ezan için durursun, aziz Allah dersin, beklersin, çay içersin ama filmde duyulmaz o ezan. Bir yabancı buraya geldiğinde mutlaka bir İstanbul sabahı uyanıyor, ezanı bir çeker. Sen de Batıcı kafalı biri isen ‘bunlar da bizi böyle gösteriyor’ dersin. Yerelliğin bir numaralı şeyi din. Gelişim olarak materyalist bir kampın ağırlığı söz konusu. Buradaki materyalizmin bizdeki karşılığı laikliktir. Bu iş din eşittir yobazlık denklemine kadar gitti. Hepimize yansıyan din deyince gözümüzün önüne Cumhuriyet dönemi filmlerindeki deli, kötü kişiler geldi.”

*****

Bu ifadelerden “Mahallesinin Beyaz Türk’ü” Ertuğrul ÖZKÖK abisi rahatsız olup, “Korkaklık ve Bir yerlere Göz Kırpmak!” olarak değerlendirmiş ve sormuş;“Vizontele veya Organize İşler’de ezan koydun da itiraz mı ettik?” diye.

Buyurun buradan yakın!

Hızını alamıyor benim “mağrur sosyoloğum!”, Yılmaz Erdoğan’la birlikte siyasete ve siyasetçiye de çakıyor.Hem “muhafazakâr” diye tanımladığı kesime şöyle bir gönderme yapıyor, hem de Necip Fazıl’a ve Nuri Bilge Ceylan’a da çaktırmadan “çakıyor”.…Demek istiyor ki, “Siyasi demeç verme Yılmaz… Boyundan büyük laflar etme… Sadece mizah yap ve zehir gibi ironinden muhafazakâr kesim de payını alsın.”  Bir yerde de şöyle diyor: “Geriye bir tek, ‘Neden Necip Fazıl senaryosundan film çekmiyorsunuz’ demediği kalmış…”  Ne varmış Necip Fazıl’ın senaryolarında diyesi geliyor insanın; Ve, hayatının tüm verimlerini toplasan, Necip Fazıl’ın bir tek dizesi eder mi?

Bari sus…Her şeyi bilmek, her konuda ahkâm kesmek zorunda mısın bilmem ki? Kendini aşmış, toplumdaki ve zamandaki değişimi yakalamış, olgunlaşmış ve hadiselere ideolojik değil de objektif bakan bir “Anadolu Çocuğunu” korkmakla suçlamak, ancak sizler gibi tepeden bakan “Elit Mahallenin” mensuplarına yakışır. Bugüne değin keyfini sürdürdüğünüz saltanat döneminde o herkese ayar verdiğiniz “vesayet” günlerinin sona erdiğini gördükçe ve yaptıklarınızın ‘hesap günü’ yaklaştıkça ‘korku yaşıyor’ ve herkesi de kendiniz gibi ‘korkak’ zannediyorsunuz.,Bugün yazdıklarınızla her ne kadar kelimeleri sevecen hale getirmeye çalışsanız da, içten içe normalleşen Türkiye’ye derin bir öfke duyuyorsunuz.

“Vizontele veya Organize İşler’de ezan koydun da itiraz mı ettik?” diyorsun. Amerikan filmlerinde kilisenin-çanın veya papazın yüceltilmediği bir yapıt gösterebilir misiniz?

Bizim kültürümüzün de ‘sayenizde’ yabancı kültürden ne farkı kaldı?

Yaşanan çelişkiyi ifade etmek neden rahatsız etti böyle?

Ne dilimize hakimiz, ne engin medeniyet kültürümüze, ne de edebiyatımıza. Bütün bunları berhava edenler de belli, politikaları da. Bu tespiti yapmak neden sizleri huzursuz eder?

Sen Yılmaz Erdoğan’dan daha iyi kıyaslayamazsın İran sineması ile Türk sinemasını. O çok övdüğün ve dünyaya pazarladığın diziler ise, içinde yetiştiğiniz yabancı kültürün müstehcenliğini akıttığı için talep görüyor; san’at eseri olduğundan veya kültürümüzü çok iyi temsil ettiğinden değil. Uluslar arası film festivallerinde kaç adet sanat eseri olacak Türk filmi ödül aldı, bu konuda İran ile yarışabilir misin?

Vizontele veya Organize İşler’de ezan veya camiye yer verseydi, önce sizlerin tepkiniz ve eleştirilerinizle karşılaşır ve iki dakikada iki paralık olurdu ki, onu tüm Türkiye’nin tanıma şansından olurduk! Çünkü devir sizin devrinizdi ve sizlerin referansı olmadan alleme-i cihan olsan bir yerlere gelemezdin. Bu referansı alabilmek için de sizlerin hoşuna gitmeyecek işleri yapmamak gerekiyordu!

Şimdi git de Yılmaz Erdoğan sana biraz irfan, biraz sanat ve biraz da adamlık öğretsin. Önce seviyesini yakala, sonra eleştirirsin.

Burada da duramıyor ve bir 24 saat sonra da “Kur’anı Hatim İndirmek(!)”ten bahseden bir yazı yazıp, bir gün önceki ruh halinden kurtulmanın çırpınışlarını sergiliyor.Bu bukalemun gibi her gün farklı renk alan adamdan kurtuluşumuz yok anlaşılan. Bu yazısını okuyunca da kendi çelişkilerini ve “arafta kalmış” halini görüp acırsınız.

Osman Bölükbaşı merhum ne güzel söylemiş:“Tahsil cehaleti alır eşeklik baki kalır “ diye. Bir yandan “Kur’anı Hatim İndiriyorum(!)” diyor,(65 yaşından sonra mealini okumayı ‘Kur’anı Hatim İndiriyorum’ diye ifade ediyor ama ‘Hatmetmek’ veya ‘Hatim İndirmek’ tabirlerinden de uzak.) bir yandan da ondan feyz almadığını “Peki hatim indirince ne oldu? Daha mı inançlı oldum? Daha mı tövbekâr oldum?” kibirli cümleleriyle ifade eden insanlar için “Cuk Oturan” bir ifade.

Daha 24 saat önce Yılmaz Erdoğan’a “Ne o, mahalleni mi değiştiriyorsun; bir yerlere göz mü kırpıyorsun?” diyen adam, O’nun “göz kırptığı” mahalleye de hükumete de,ekstradan “cemaate” de göz kırptığını saklayamıyor. “Arafta Kalmak” bu elitist “Beyaz Türkler”in kaderi her halde. Bir “çırpınma”dır ki, çırpındıkça daha berbat hale geliyor ama bunu da fark edemiyorlar.“Bir insanın işleyebileceği en büyük günahlardan birinin “Haddi aşmak” olduğunu” öğrenmiş de, buradan hareketle Allah’ın affetmediği en büyük günahın “Kul Hakkına Girmek” olduğunu, ve bu cürmü geçmişte çok fazla işlediğini görememiş garibim. “Haddini Aşanların” kalemşörlüğünü yaptığı ve bu mazlum millete onlarla birlikte zulmettiği günler unutulacak kadar gerilerde değil. Okuduğu o “Muhteşem Mesajlar Manzumesi”ni boşa okumamışsa (ki, boşa okuduğu anlaşılıyor), Allah huzuruna varmadan hakkına girdiği her bir ferdi bulsun ve ‘gururu engel değilse’ onlardan helallik alsın da görelim!

Ne zor iş şu “Had Bilirlik” ve ne zor iş şu “Kul Hakkına Riayet”

En büyük zorluk da, insanın nefsini ayaklar altına alıp “ene”sini yenmesi ve suçunu açıkça itiraf edip muhataptan (tabi bulabilirse)”Helallik İstemesi”…Bunu, mesajı doğru alan ve her şeyin farkında olanlar (nefsim dahil) beceremiyor, senin gibi ‘intikalde gecikmiş’, tanışmakta geç kalmış ve “okudum da daha mı Müslüman oldum?” diye kibirle övünen biri mi becerecek? Heyhat…

Ama merhum Osman Bölükbaşı’na ait o veciz sözü sizlerle birlikte nefsime de söylüyor ve tekrar ediyorum:“Tahsil cehaleti alır eşeklik baki kalır ” …