Etiketler

, , , , ,

İçinde yaşadığı Sistemin ‘arızalı’ olduğunu baştan beri bilen ve bu arızanın bir anlamda mağduru olan halk, tüm arızaları gidermesi ümidiyle bir ‘kaptan’ ve O’nun kurduğu ‘tayfayı’ dümene geçiriyordu. 80 yıllık tahammül ve sabrıyla beklemiş, bu arada büyük bir sessizlikle kendi evlatlarını yetiştirmişti. Bilgi, yetenek ve şuurla donattığı evlatlarıyla beraber hasretle beklediği gün gelmişti.

Kaptan farklı ve kararlıydı, tayfası da. İçinde yetiştiği halkının diliyle konuşuyor, halkının vereceği tepki gibi tepkiler veriyor, dik duruyor ve gerektiğinde ‘dikleşme’yi de beceriyordu. Kaptanın duruşu ve dili halkın duruşu ve dili olmuştu, Diplomatik dili bilse de o dilden konuşmuyor ve “Eskiler” gibi “Kıvırtmıyordu”. Yönettiği ülkenin “arızalı” sistemine ve bürokrasisine kafa tutuyor, gerek içerideki gerekse dünyadaki ‘iki yüzlü tavra’ ve bu tavrın sahibi ‘monşerlere’ haddini bildiriyor, aldığı tavır ve benimsediği üslupla ezberleri bozuyordu. İşi kolay değildi ve kolay olmadığını da biliyordu. Neden mi?

Adalet denen, “Çorba Bir Hukuk” Anlayışı”yla temeli atılan ‘mülk’, yani devlet; kurulduğundan beri halkıyla, halkın kutsalları ve tüm değer yargılarıyla savaş halinde olmuştu.

3 kıt’a ve 24 Milyon kilometrekare toprak üzerindeki ‘muhteşem saray’ yıkılmış, o geniş coğrafyanın %3,2’si kadar (771 bin kilometrekare) bir köşesi, bedeli milyonlarca şehit ve kanla ödenerek elde tutulmuş ve burada yeni bir ‘mülk’ inşa işine girişilmişti. “Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak” anlayışıyla girişilen faaliyette, çorba’ bir hukuk anlayışı, adalet diye ‘mülkün’ temeline yerleştirilmişti. Milletin hiç bir değer yargısıyla uyumlu olmayan kanunlar; yine bünyeye hiç uymayacak ve adına ‘Devrim’ denen dayatmaların benimsetilmesinde silah gibi kullanılacak ve adeta zulmün payandalığını yapacaktı.

Milletin tüm değerleriyle savaşa girmiş bir anlayışın kurduğu yeni ‘mülkte’, temele konan anlayışın amacı “Adalet Dağıtmak” ve “Adil Olmak” değil, ‘Mülkü korumak,yaşatmak ve yüceltmek’ olmuştu. Sistem, yetiştirdiği “Hukukçu” denen militanlarını! da bu zihniyetle ve bu amaç için yetiştirmişti.

“Mülkü vatandaşından koruma anlayışı” sadece hukuk sistemimiz ve kurumlarımızın değil; hayatımıza tesir edecek tüm kurum ve kuruluşların, askeri ve sivil bürokrasinin, İdareci ve hizmet verecek devlet memurlarımızın, ilkokuldan-üniversiteye tüm eğitim kurumlarımızın; öğretmeninden-profesörlerimize, aydınımızdan-gazetecimize tüm kadrolarımızın temel anlayışı olmuştu. Böyle olunca da ‘mülk’, mülk olmaktan çıkarılmış adeta ‘devlet denen tapınağa’ dönüşmüştü!

Bu tapınak, korunması için kendi kutsallarını da üretmişti. “Kutsallarının Esasını” yaptığı anayasanın başına yerleştirmiş, “Değiştirilemez ve Değiştirilmesi Teklif Dahi Edilemez” maddeler olarak güvence altına almış ve kendini sigortalatmıştı. Ayrıca; anayasası, yargısı, yüksek yargısı, anayasa mahkemesi, yüksek seçim kurumu ve bu kurumlar arası ilişkileri “Kapalı Devre Sistemi” ile koordine edecek HSYK gibi kurumlarla da tahkim edilmişti.

Bu “kutsal yapının” tüm kutsallarının güvencesi ve koruyucusu da, ülkenin silahlı kuvvetleri olan ordusuna, yani askeri bürokrasiye emanet edilmiş, ‘tapınağın’ en itibarlı kurumu ve güvencesi olarak TSK başköşeye oturmuştu. Bu kurumun gözetiminde, millet iradesini temsil eden siyasilerin çalışma alanları ve yetkileri, dar bir alana hapsedilip kontrol altına alınmıştı. Adı Milli Güvenlik Kurulu (MGK) olan ve üyeleri ordunun genel kurmay ekibinden oluşan kurulla, başbakan ve ilgili bakanlara talimatlar veriliyor, yürütme ve yasama gibi anayasal yapılar denetim altında tutuluyordu. Bu kurum (TSK), zaman zaman silahını topluma çevirip “devletin de yönetiminin de tek sahibi lduğunu” ispata ihtiyaç duyuyordu! Yaptığı darbeyle milletin baş tacı ettiği başbakan ve bakanların kanına da girmişti, yapacağı yeni darbeler için ülke geleceğinin “İrfan Orduları” olacak 5 bin üniversiteli gencinin kanına da. Ülkeyi esir kampına  çevirmiş bu kurum, gelecek bin yıla damgasını vuracak projeleri hazırlayıp, bunun gereği “Post Modern” darbeler de yapmıştı. 

Ülkesine hizmet eden müstahdemden-cumhurbaşkanına kadar herkes devleti kutsamış, korumuş ve konu devlet olunca vatandaş dâhil her şey teferruat kabul edilmişti. Böyle bir yapıda ‘devlet suç işlemez’di ve kimse de suç işlediğini iddia edemezdi. Vatandaşının kutsallarına savaş açan sistem, bu arada kendi kutsallarını halkına benimsetmek için 90 yıl boyunca, eğitimden-medyaya kamuoyunda etkili tüm argümanları kullanarak, adeta işkenceye dönüşen baskılar oluşturmuştu. Bu işkence ve baskı halen devam ediyordu. Uygulamalar yıllar içinde kanıksanmış ve elbette meyvelerini de vermişti.

Artık tapınağın efendileri kenndi “mankurt”larını da bu sayede  yetiştirmişti.

Hukuku çorba, hukuk adamı militan, kanunları silah, sistemi zorba olan arızalı bir yapı… 

Sıradan vatandaşından-cumhurbaşkanına, cahilinden-aydınına, işsizinden-iş adamına, çobanından-yöneticisine, memurundan-bakanına mankurtları  olan tapınak bir devlet..

Millet iradesini temsil  için tesis edilmiş olan yürütme ve yasama kurumlarına, “Sınırlı Hizmet Alanı ve Yetkileri” bırakmış ordusunun taktığı “zincir boynunda!”, yargı sisteminin vurduğu “pranga ayağında” olan sen, içinden geldiğin halkına hizmet edeceksin! Hem de bu iki büyük “Vesayet” kurumuna rağmen…Kolay değildi elbette…

Bu ülkeyi çok seven, büyük riskler alarak hizmet eden ve iz bırakan sıra dışı “Vatan Evlatları” da olmuştu. Bunlar da kadim yapının sinir uçlarına dokunmak istemişler; dokunamadan “Hiçbir Sevgi ve Hizmet Cezasız Kalmaz” “ yerleşik kuralı gereği, aldıkları riskin bedelini canlarıyla ödemişlerdi. Bunu da biliyor ve benzer riski kendileri de göze alıyorlardı. Güvendikleri tek şey, içinden geldikleri halkın desteği ve dualarıydı.

2002 yılında girdiği ilk seçimde halkından aldığı %34,5 oy oranı, 363 milletvekili ile tek başına ve büyük meclis çoğunluğunu elde ederek dümenin başına geçiyordu. Devraldığı bu devasa, hantal ve “arızalı yapı”nın yanında, 22 bankasının battığı, merkez kasasının talan edildiği, 2 ay sonrası memur maaşlarının nasıl ödeneceği kâbusunun yaşandığı, 1 milyar dolar dış borçlanmanın dahi mümkün olmadığı, gerçek anlamda enkaz bir ekonomiyi de devralıyordu. Tayfasındaki donanımlı, yetenekli genç ve profesyonel kadroyla hızlı bir şekilde ekonomik alana el atıyor, yaptığı reformlar ve alınan tedbirlerle dengeleri sağlıyordu.

Ekonomideki düzelmenin hem kendine, hem ekip arkadaşlarına ve hem de halkına verdiği güven ve motivasyonla, “tapınağı” devlete dönüştürecek, devleti halkının efendisi değil hizmetçisi yapacak ve halkıyla barıştıracak reformlara başlamalıydı.

Evet, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözünü söyleme ve devleti dönüştürme sırası 82 yıl sonra kendine ve ekibine gelmişti. Tıpkı çadırdan çıkıp devlet ve imparatorluk kuran dedeleri gibi “İnsanı yücelt ki devlet yücelsin” düsturunu ve “Yaratılanı severiz yaratan’dan ötürü” felsefesini benimseyerek yola koyuluyor; bu anlayış, 150 yıldır yutkunmak zorunda kalan mazlum halkının gözlerinde sevinç ve umut yaşları olarak kendini gösteriyordu.

Hazır uluslar arası konjonktür uygunken ve kadim yapının (sözde) benimsemiş gibi göründüğü “Batıya Yöneliş” ve “Avrupa Birliğine Girme Hedefi” varken, “Uyum Yasaları” adı altında yasalar peş peşe çıkarılıyor, “Değişim ve Dönüşümün” fırsatı kaçırılmıyordu. Ülkenin müesses nizamının kurumları, hantallaşmış bürokrasisi, muhalif siyasi partileri, sivil toplum örgütleri, toplum içinde şekillenmiş ve müesses nizamın devamından yana olan belli bir kesimi, devletten beslenen ve semiren sanayicileri ve sayıları azımsanmayacak kadar çok olan “Rejimin Mankurtları” şaşkındı. Bu güruhtan hiç kimse böyle bir hamle ve böyle bir başarı beklememişti. Şaşkındılar ve belli etmeden kıskançlık krizleri de geçiriyorlardı. Daha önce ülkede canlı yayınlanan ve her ay mutat olarak yapılan MGK toplantılarında, ülke güvenliği için hep birinci sırada tehdit olarak kabul ettikleri irticanın temsilcisi bir ekipti(!) çünkü…

Ama bir ümitleri vardı ki; ellerindeki müesses nizamın tüm kurumları hazırlıklı ve teyakkuz halindeydi. Daha dün genelkurmayda yapılan “İrtica Brifinglerinde” ülkenin üst yargı temsilcilerine”, YÖK üyeleri ve üniversite rektörlerine, medya organının sahipleri ve temsilcilerine bol alkışlı bilgilendirmeler yapılmış, tanklar yürütülerek “Demokrasiye Balans Ayarı” yapılmış, cumhurbaşkanı ve başbakana uyarı mektupları gönderilmiş ve “Bin Yıl Sürecek Projeler” hayata geçirilmişti.

Şaşkın olan tüm kesimlerden uzun süre ses çıkmadı. Arada bir “bunlar takiyye yapıyorlar, aslında AB düşmanıdırlar, gizli gündemleri var, şeriata gidişin zeminini hazırlıyorlar vs.” gibi sesler çıksa da ortada bir gerçek vardı ki, ekonomide alınan kararlar meyvelerini veriyordu. Yıllarca ülkenin kanını emen, canavarlaşan, %65’lerde olan enflasyon düşüyor ve on yıllardır görülmemiş (%6,2’ler gibi) tek rakamlara doğru yol alıyordu. Dövizdeki dalgalanmalar durmuş, TL değer kazanıyor ve nerdeyse her sokakta açılmış olan döviz büroları sinek avlıyordu! Mali disiplin sağlanmış, ihracat ve büyüme oranları artıyor, özelleştirmeler yapılıyor, sanayide yatırımlar artıyor ve yabancı sermayenin dikkatleri ülkeye çekiliyordu. Bütçe harcamaları denetim altına alınıyor, türlü savurganlıkların önüne geçiliyor, IMF ile yeni borçlanma ve anlaşmalar dahi anlamını yitiriyordu. Bugüne kadar kendini “devlet denen tapınağın ezeli ve ebedi banisi, hamisi ve tek sahibi sayan kesimler”, bu icraatları “kenar mahalle çocuklarının” yapmış olacağına inanamıyor olsalar da, bunların “tapınağın merkezine” ilerlemelerinin de önlenmesi gereğini düşünüyorlardı.

Osmanlı’nın son zamanlarından beri var olan “İktidar Mücadelesi” olanca hızıyla devam ediyordu. “Rejim Krizi” ve “İrtica Tehlikesi” maskesi altında ayrıcalık ve “Birikmiş Menfaatleri Koruma Mücadelesi”, siyaset ve bürokrasinin her kademesinde kendini göstermeye devam ediyordu. Derin mahfillerde malum atraksiyonlar işin başından beri zaten yapılıyordu ama icraata geçirilmesi için şartların müsait olmadığı da biliniyordu. Çünkü 200 yıldır girilen bu İktidar ilişkilerinin yozlaştığını, köhneleştiğini, ülkeyi muasır medeniyete taşımadığını ve denizin bitip-karanın göründüğünü kendileri de biliyorlardı. Ülke ve dünyadaki gelişmeler karşısında köklü bir değişim ve dönüşüme ihtiyacın kaçınılmaz olduğunun da farkındaydılar. Ülke kendine gelmiş, yaralarını sarmış ve gelecek adına ümitler yeşermişken açıktan bir tavır alma, toplum nezdindeki itibarlarının bitmesi anlamına gelecekti.

Milletin büyük çoğunluğundaki ümit ve beklentiler bu ekibe desteği artırmış ve yaygın kanaat değişmeye başlamıştı. Toplumda oluşan ve artık cesaretle dile getirilen ortak kanı şu olmuştu; “Türkiye’de olan biten rejim tehlikesi değildir, irtica veya Şeriat tehlikesi hiç değildir. Bir asırdır toplumsal süreçlerden dışlanmış olan bir kitlenin toplumsal nimetlerden ve iktidardan pay istemesidir; ciddi bir sosyolojik dönüşüm geçirerek modern dünyaya ayak uydurmaya çalışan bir toplumun birikmiş safralarını temizleme mücadelesidir. Öyle anlaşılmaktadır ki, bu değişim ve dönüşüm sancısız olmayacaktır; toplumun önüne yığınla engel çıkarılacak, bazı mahfillerde milletin sözünün geçmemesini garanti altına almak için çeşitli Bizans oyunları oynanacaktır.”

Evet, bu görüş ciddi anlamda taban ve taraftar da buluyordu. Artık bilgi ve haberleşme çağıydı ve hiçbir şey milletin gözünden kaçırılamıyordu. Toplum giderek bilinçleniyor, ön kabullerinden ve ideolojik saplantılarından kurtuluyor; eskiye göre daha istikrarlı, daha refah ve güven içinde yaşıyor, yavaş yavaş inanç ve fikirlerini rahatça izah ve ifada özgür olduğunun tadına varıyor ve gelecek adına daha da ümitvar oluyordu.

Gücü halen elinde tutan odaklar da, “değişim ve dönüşümün”  bu ekip eliyle olmasını içlerine sindiremiyor, buna engel olmayı “karizmalarını” korumak adına önemli buluyorlardı. Henüz tapınağın en muhkem kaleleri ve güç ellerindeydi.

O zaman bürokrasiden-medyaya, yargıdan-cumhurbaşkanına kadar, henüz fırsatlar eldeyken en iyi bildikleri “Bizans Oyunlarını” oynamaya başlamanın zamanı gelmişti.

Kaptan ve tayfasının işbaşı yapmadan önce çok iyi hazırladığı projelerin, son derece uygulanabilir ve ihtiyaçları karşılayabilir olduğu görülmeye başlanmıştı ve bunlar icraata geçtikçe, toplumda giderek artan beğeni ve desteğe dönüşmekteydi. AB uyum yasaları çıkarılıp bu yöndeki kararlılık devam ederken, orta ve uzun vadeler için hazırladıkları ve toplum hayatını yakından ilgilendiren çalışmalarında çelmelerle karşılaşıyorlar, hantal bürokrasi yavaş işliyor ve “Müesses Nizamın” en önemli kalesi olan Cumhurbaşkanlığı makamının vetoları ciddi anlamda hız kesiyordu. Öyle ki; cumhurbaşkanlığı makamı adeta noter gibi çalışıyor ve veto rekorları kırıyordu. Cumhurbaşkanının görev süresi dolduğu halde ve “367” ucube kararından dolayı yeni cumhurbaşkanı seçilmesinin engellendiği ara dönemde, yetkilerini meclis başkanına devretmeden görevi başında kalmayı “vazife” sayıyordu! 

Fakat millet de, olup bitenin farkındaydı ve çoğunluk, bu hadisenin kolay olmayacağının bilincinde olarak, yukarıda zikredilen ortak kanıya sahipti. “Kadim yapının güç odakları” sadece hükümletin değil, onu destek ve dualarıyla görevlendiren milletin de önünü kesmek istiyordu. Olup biteni büyük bir dikkatle takip ve kaydeden millet, söz sırasının kendine gelmesini bekliyordu. Halkının ihtiyaç, beklenti ve önceliklerini iyi bilen; tapınak devlet yapısını tahkim eden görüş, kurum ve güç odaklarının da farkında olan ve hazırlıklarını da buna göre yapmış olan kaptan ve tayfasında, tüm bu engelleme gayretleri yılgınlık yaratmıyor, tam aksine kenetlenmeye ve azimlerini bilemeye yarıyordu. Artık sosyal güvenlikte, hukuk ve enerji alanında, demokratik alanda, ekonomide yapılacak reformlar ve B2 yasası hazırlama gibi çalışmalar bir sonraki döneme bırakılacak ve bunların neden yapılamadığının gerekçeleri de Halka iyi anlatılacaktı. Zaten çıraklık dönemi dedikleri bu ilk 5 yıllık sürenin de sonuna gelinmişti.

Aslında 2004 yılında yapılan yerel seçimlerde, halk desteğinin artarak devam ettiğine dair işaretler verilmişti. Yeni hizmet anlayışı belediyelerde de kendini gösteriyor; daha çok mühendis kökenli, genç ve donanımlı belediye başkanları da verdikleri hizmetle toplumun takdirine mazhar oluyor, yereldeki bu destek merkeze doğru sinerji oluşturuyordu. Tüm engellemelere rağmen özellikle sağlık ve eğitim alanında yapılan reformlar ve yatırımlar halkın hayatında müthiş rahatlama sağlamış, yıllardır müzminleşen birçok problem geride kalmıştı. Bu hizmetler çok geç kalmış hizmetlerdi ve seçim yatırımı olarak  yapılmıyordu. Engellenen ve orta-uzun vadede ülkeyi şaha kaldıracak projelerin de farkında olan halk, hayallerinin gerçek olması için güvenip-inandığı bu “kaptan ve “tayfasının” peşini bırakmamaya kararlıydı.

Medya ve araştırma kuruluşlarının negatif propaganda ve manuplatif yayınlarıyla girilen 2007 seçimlerinde halk yine vefasını ve desteğini göstermiş, %47 gibi şaşırtıcı bir oranla iktidar, istikrar ve hizmetlerin devamına onay vermişti. Bu sonuç güç odaklarının tamamı ve onların hempalarına iyi bir mesaj verirken, kaptan ve tayfasına güven ve bundan sonraki dönemde daha cesur, daha kararlı adımları atacağının işaretlerini veriyordu.

Bu kadrodan birinin cumhurbaşkanı olmasını istemeyen ve bunun için de olmadık oyunlar oynayanlar, icat ettikleri 367 kararının “Bumerang” gibi dönüp kendilerini vuracağını hesap edememişlerdi. Verilen 27 Nisan e-muhtırasının cevabını da “haddini aşma tokadı” olarak tapınak tarihinde ilk defa suratlarında hissetmişlerdi.  Hükumet, halkından aldığı yeni güç ile, kendi kadrosundan en baba(!) arkadaşlarını makama yolluyor, bundan böyle cumhurbaşkanını da cumhurun seçeceği referandumu, halkın yüksek onayıyla kayda geçiriyordu…

Bu ikinci ve başbakanın ifadesiyle “Kalfalık Dönemi” başlamadan, farklı ve tarihe geçecek bir dönem olacağının sinyallerini vermişti ve öyle de oldu.

12 Haziran 2007 tarihinde İstanbul-Ümraniye’de, bir gecekondu çatısındaki birkaç bomba ve az sayılacak mühimmatla ipin ucunu ele geçiren yargı, ipin ucundan biraz çekince, bu “200 yıllık eşkıya hükümranlığına” ait son 50 yılın kocaman, kirli ve kanlı yumağını ele geçirmiş olduğunu fark etti. Ve, tarihe geçecek bir karar ile sorunun çözümüne el atılmış oldu. Yumak çözüldükçe içinde saklı kalan tüm kirler, kirli ilişkiler, cinayetler, faili meçhuller, faili belliler, ihanetler, ve daha neler neler masaya dökülüyordu. Efendiler(!) hiç bir şeyin hesabının sorulamayacağını sanmışlar; bunun için olacak, hastalıklı ruh halleriyle öyle çok fütursuz davranmışlar, o kadar çok açıklar bırakmışlar ve o kadar çok delili etrafa saçmışlar ki; yumak çözüldükçe, işin bu yönü de şaşırtıcı bir şekilde açığa çıkıyordu. Bu zevat çapsızlıklarının farkına varmadan ve halkı adeta enayi yerine koyup, kendi hazırladığı senaryoyla yılarca oyun oynamıştı. Türkiye adlı sahnede, adı “demokrasi” olan oyunu, adı politikacı olan “rol üstadı sivil oyuncularıyla” oynatıyor, arada bir “gazlı gazoz” ikramıyla seyirci yaptıkları bu mazlum milleti kandıracaklarını da zannediyorlardı.

Oysa oyun bitmiş ve ışıklar aniden yanmıştı. Artık olanca çıplaklığıyla senaryo da, oyuncuları da, seyirciler arasına serpiştirilen işbirlikçi ve tetikçileri de açığa çıkmıştı. Psikolojik Harp Tekniği’ ile hazırlanan manşet ve ısmarlama haberlerle ve bunları yaptıracak sivil görünümlü “Apoletli ve Postallı Gazeteciler” eliyle, akıllarınca “Bin yıl sürecek” projelerini millete benimseteceklerini ve alkış alacaklarını zannediyorlardı. 

Tapınak yapının önemli ve etkili kulelerinden biri de medya idi ve bu bünye içerisinde gâh emekli elamanları oldu, gâh sivil görünümlü “Apoletliler”. İstedikleri manşetleri ve istedikleri manuplatif haberleri yaptırıyor; sonra da bünyeleri içinde kurdukları İnternet sitelerinde, bu gazetelerden aldıkları haber üzerinden yorumlar yaparak partiyi kapatmak amaçlı “yeni bir davaya delil(!)” hazırlıyorlardı...Bu metotları iyi tutmuştu ve Mart-2008’de yargıtaydaki elamanlarına verdikleri bir işaretle(!), bu yayınlar delil kabul edilip, halkın yarısının oyunu henüz yeni almış ve İktidarda olan partiye kapatma davası açılmıştı. Bu karar kaptan, tayfa ve kadrolarında da; ona teveccüh gösteren halkta da buz etkisi yapmış, temmuz ayının sonlarına doğru Anayasa Mahkemesinin zorlanarak verdiği kararla, organizasyon direkten dönmüştü…

Şimdi, “Asrın Davası” denen bu davaya ilişkin, delilerden faile giden yargı, tarihte ilk defa Genel Kurmay Başkanlığı yapan en üst seviyedeki bir paşayı yargılayıp tutuklayabiliyordu. Artık zincirleme birbirlerini ispiyonluyor ve ele veriyorlardı..! Zavallılar, evet zavallı bunlar, ama zavallılıklarının da farkına varamadılar!

Oldukça uzun yer ayırdığım bu hadisede sivil iradenin olayın arkasında durması, cesaret ve kararlılığı olmasaydı; bugüne kadar olduğu gibi, “dokunulmazlara” kimse dokunamayacaktı. Oysa yumak çözüldükçe ortaya dökülen deliller, davayı haklı olarak “Asrın Davası” yapıyordu.

Halkına güvenen ve bu güveni boşa çıkarmama gayretinde olan kaptan ve tayfası, 12 Eylül 2010 tarihinde yaptığı tarihi öneme sahip referandumla, hem istediği hukuk reformunu yapıyor ve hem de geriye doğru yapılan tüm darbe, muhtıra, müdahale ve cuntalardan hesap sormanın yolunu açıyordu. Bu hamleyle hem askeri ve hem de yargı vesayetinin belini kırıyor ve darbeler tarihine son veriyordu.

“Her yol Roma’ya çıkar” öz deyişini hatırlatırcasına, ileride açılacak tüm ihanet ve cunta davalarının yolu, bir şekilde “Egenekon” denen bu kirli yapıyla kesişecek ve “Her İhanet Ergenekon’a Çıkar” sözü dillere pelesenk olacaktır. Tabi gerekli titizlik , sabır ve kararlılık gösterilebilirse…

“Tapınak Şövalyelerinin(!)” gardı iyice düşse de teslim olmaya ve iktidarlarını sivil inisiyatife tam anlamıyla devretmeye niyetleri yoktu.

Bunun da farkında olan ve çözüm için “Sivil ve Demokratik Anayasa” yapmanın tek çözüm olduğuna inanan kaptan ve tayfası; cumhuriyetimizin 100. yılında dünyanın 10 büyük ekonomisi arasına gireceği, kişi başına milli gelirin 25 bin dolar olacağı, ulaşım-sanayi ve ihracaattaki yeni hedefleri, savunma sanayinde yapılacakları (Milli tank-uçak ve helikopter projeleri) ve büyük şehirlerimize ait büyük projeleri ile hayalleri de heyecanları da zorluyordu. “Yok Artık” diye şaşıranlara, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır.” diye cevap veriyor ve onları iyice şaşkına çeviriryordu. Peki tüm bunlara rağmen “Tapınak Yapının Güç Odakları” boş mu duruyordu derseniz, boş durmuyorlardı tabi ve ellerinde kalan son cephaneleriyle ve türlü “Bizans Oyunlarıyla” marifetlerine devam ediyorlardı.

Osmanlı’dan devraldığımız, cumhuriyetimizin yaşı ile eşdeğer ve son 30 yılın en büyük problemi olan “Kürt Sorunu”, tüm yönleriyle ele alınmış ve çözümü için samimi gayretler sarfedilirken; “Büyük Davadan” çıkan deliller, bu yapının PKK Terör örgütüyle olan irtibatlarını da ortaya çıkarıyordu. Meğer bu problemimiz, “Kirli Bir Oyunmuş” ve binlerce vatan evladının hayatı pahasına “Kirli İlişkiler” devam ediyormuş..! Yani “Güç Odakları”, varlık ve güçlerini korumak için kendi kurdukları PPK’ya muhtaç imiş, PKK da “Güç Odaklarına”.

Bugüne kadar yapılmak istenen her büyük hamlenin önünü kesmek için, başvurulan provakasyonel ve sansasyonel hamlelerin failleri netleşiyor, maskeleri düşüyor ve halk olup-bitene artık anlam vermekte zorlanmıyordu. Son 6 ayda sivil inisiyatifin devreye girmesi, polis ve jandarma özel harekâtçıların müşterek çalışması ve istihbaratın valiliklerde toplanıp hızlı karar verilmesiyle elde edilen başarılar da bunu gösteriyor. Yaşanan elim “Uludere Faciası” bu büyük problemin çözümünü engellemek, “Büyük Hamlenin” önünü kesmek için uluslar arası güç odakları ve içerideki hempalarıyla hazırlanmış büyük bir ihanet projesi olarak karşımıza çıkıyor ve çözüleceği günleri bekliyor…

Mevcut yapısıyla hala devam eden “Tapınak Yapının” dönüştürülmesindeki en önemli adım “Yeni ve sivil bir anayasanın” hazırlanması olacaktı. Meclise giren tüm partilerin, seçim öncesinde kendi tabanlarına vaatleri de bu yöndeydi ve “zoraki de olsa” bir mutabakatla çalışma gurubu oluşturdular.

Bu zoraki mutabakat!, kimlerin ciddi kimlerin gönülsüz ama “mış” gibi davrandığını da ortaya koyuyor, “Direnç Cephesinin” kimlerle kol-kola olduğunu da… Bugüne kadar “Liberal” görünen kesim ve aydınların, aldıkları tavır ve yazdıkları ile “Değişim ve Dönüşüme” ne kadar destek verdikleri de, samimiyetleri de test ediliyor ve tartışılıyor. Bunların mağruriyeti ve feraset körlüğü içinde oluşları, “sistemin mankurtlarını” da katarsak işin ne kadar zor olacağını gösteriyor. Ama “kaptan”, hadisenin iki asırlık mazisinden ve son bir asırlık çarpık zihniyetinden haberdar olarak, bu olup-bitenin doğru teşhisini koyuyor ve kendini bir “halt” zanneden bu zavallılara,  “Bizler Sizlere Rağmen İktidardayız” cesaretiyle cevabını vermesini de biliyor.

Asırlarca süren, 9 büyük sefer ile batıl cephenin savaşçıları olan “haçlılar”, “hakk” cephenin savaşçıları hilalin temsilcisi ecdadımı savaş meydanlarında yenemeyeceğini anlayınca taktik değiştirdi. Artık “bizim çocuklarımızı” devşirecek, yetiştirecek ve “körükçü” diye aramıza salacaktı. 200 yıl önce başladı bu taktiğe ve bir kıvılcım attı içimize. Bu kıvılcımı yangına dönüştürme işini de yine “bizim çocuklar” olan “Devşirilmiş İttihat ve Terakki Çapulcularına” yaptırdı. Öyle bir yangın başlattılar ki, 24 milyon Kilometrekare alanda 3 Kıt’aya yayıldı ve biz bu yangında; (10 yılda) kardeşliğimizi, birliğimizi, dirliğimizi, medeniyetimizi, 8 asırlık tarihimizi ve “muhteşem sarayımızı” yakıp-kül ettik. Bu ateşin korlarını da içeren küller üzerine, büyük bedeller ödeyerek kurduk cumhuriyetimizi ama “Körükçüler” kirli emellerinden vazgeçmiyordu.

Günümüze kadar değişmeyen bu hain gayret sonucu, yeni yeni alanlarda, yeni yeni yangınlar çıkarılıyor ve habire körükleniyor. Birini söndüremeden diğerinin başlatılmasıyla, maalesef memleket yine yangın yeri ve yine kardeşliğimiz, birliğimiz, dirliğimiz ve istikbalimiz yakılmak isteniyor. Ama artık hadisenin farkında, basiret ve feraset sahibi olan “itfaiyecilerimiz” de yetişti ve yangını da, ülkeyi de kontrollerine aldılar. Bizlere düşen duygu ve heyecanlarımıza gem vurup Akl-ı Selim olmak, sakin düşünüp “İtfaiyecilerimize” yardımcı olmak ve yanlarında olmaktır.

Anlaşıldı ki bu ülkenin “körükçüleri” hiç bitmeyecek; hep bizim içimizden çıkacaklar ve bizden görünerek marifetlerini sergileyecekler. Duygularımızı, heyecanlarımızı ve cesaretimizi harekete geçirip, dillerimize de sloganlar tutuşturup saflarına çekmeye çalışacaklar. Aldanıp “körükçüler” yanında yer almamız ve tumturaklı sloganlarla haykırmamız bu yangını söndürmeyecek ve bizler memleketi saracak yangında farkına varmadan kendimizi de yakacağız.

Yangın Yerine dönüştürülmek istenen bu Ülkede üç tip insan var: “yangında itfaiyeciler”, “yangında körükçüler” ve “yangında seyirciler”.

Körükçüler ateş olan her yere körüklerini çekmek için gidiyorlar; yangın büyüsün ve hatta ülkeyi sarsın da neye mal olursa olsun, bunlar için önemli değildir. Ölen kürt de olsa, türk de olsa ve hatta ermeni de olsa önemli değil. Önemli olan “Ölenin Yangın Yerinde Olması!”. İtfaiyeden önce oradadırlar.

Seyirci kalanların sorumlulukları da körükçüden farklı değildir. Şimdi Akl-ı Selimiyle “herkes safını belli etsin” ve yapması gerekenin kararını versin.

Büyük fotoğraf, 1071’den beri bizim bu topraklarda olmamızı bir türlü hazmedememiş “Haçlı Zihniyetini” ve bu zihniyete hizmet eden “Devşirilmiş Çocuklarımızın” marifetlerini gösteriyor. Görelim artık bu fotoğrafı ve binlerce yıl önce kulağımıza küpe olması için söylenen, Bilge Kağan’ın; “Ey TÜRK Titre ve Kendine Dön” sözünün gereğini yapalım.

Her ne kadar “Duayla Geldik Topla-Tüfekle Gönderemiyorlar” diyerek, erken zafer nidaları atanlar olsa da; bunlar, Uhut savaşında “Zafer Sarhoşluğu” ile okçuların nöbet yerini erken terk edip, ganimet sevdasına düşmeleriyle, kazanılmak üzere olan savaşın nasıl Müslümanların mağlubiyetine sebep olduğunu da biliyorlar..! İbretlik bu olayı en iyi bilenlerin “zafer” havasına erken girmeleri hayra alamet değil elbet. Daha önce de dualarla gelip, kendinden büyük laflar ederek tankların yürümesine sebep olanların, dualarla gittiğini de biliyorlar.

Geldiğiniz dualar aşkına “Doğruyu söyleyin ama söylenmesi gereken zamanda ve söylenmesi gereken yerde söyleyin.” diyor ve düzeltemediğiniz “arızalı sistemde” yeni bir “arızaya” daha sebep olmayın hatırlatmasını yapmak istiyoruz.

Bu mazlum milletin hafızası da hatıraları da canlı; bu hafızadan kaynaklanan engin feraseti de, vefası da. Kendine vefasızlık edenlere cevabını verecek ve sırtından indirecek kadar engin sabır ve tahammülü de var, kendinden nağmeler taşıyanları sırtında taşımaya azmi de. Millet, artık 90 yıllık “özürlerinden” ve “özürlülerinden” kurtulup geleceğe kanat çırpmak ve yine tarihteki misyonunu üstlenmek istiyor. Bugün, bu misyonu üstlenen kaptan ve tayfasına sadece desteğini değil, gönülden dualarını da katmış ve tarihteki kimlik ve rolünün geri gelmesiyle iyice umutlanmış durumda. Bu umudu boşa çıkaracakları da hafızasına kaydediyor, önüne yeni ufuklar çizenlerini de. Millet olarak bu “Tapınak Yapının” tüm tortularından kurtulup, aslına uygun “mülk” haline geleceğine de, bu işin mimarlarına da inancımız tam. Allah bu yolda olanların yar ve yardımcısı olsun ve tüm şerirlerin şerrinden muhafaza etsin. Dualarımız samimi vatan evlatlarından müteşekkil “İtfaiyecilerimize” ve geleceği kuracak mimarlarımıza…

Hepimiz için kolay gelsin…

08.Şubat.2012 Doğan TOPGÜL

Reklamlar