Etiketler

,

Mutlak Adaletin Tek Sahibi‘nin dünyaya ve tüm insanlığa vahiy ve lütfettiği Hukuk Sistemiyle (İslam Hukuku) devlet ve imparatorluklar kurup, asırlarca insanlığın iftiharına mazhar olanlar ne oldu da som altından saraylara sahipken, bunu yerle bir edip “kulubelerde” yaşamaya razı oldular?

Bize ait ve bizim iftiharımız olan “Son Muhteşem Saray”ımızı yıkan, yine bize ait İttihat ve Terakki Çapulcuları’mızın marifetlerine ve zihniyetine bakmak, bu gün yanlış giden her şeyimizin izahını yapmaya yeterli olacaktır.

Bu pes-payeler grubunun iki başı, Enver ve Talat (Ne Paşası), Beylerbeyi Sarayında ziyaret etmek istedikleri Yüce Sultanı (Abdulhamit Han) seccadesi üzerinde ve gözleri yaşlı dua ederken görürler. Görüşmeye ne yüzleri ne de cesaretleri vardır. Sessizce geri dönerler ve merdivenleri inerken Enver’in Talat’a şu acı itirafı tarihe geçmiştir:“Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecekse o yüzden gelecek!”

Evet, o günden bu güne başımıza ne geldiyse onların maceraperest anlayışından geldi ve gelmeye de devam ediyor.

Onlar ki; “muhteşem medeniyet okyanusunda” yaşadıklarının farkına varamayacak kadar gafil, “Muhteşem Derinliği” göremeyecek kadar kör, ahenk ve huzuru hissedemeyecek kadar hissiz, kendilerine tutulan dev aynasında “yüce” göründüklerine inanacak kadar saf ve cüceydiler…

Mağrur, acımasız, aç gözlü ve hayâlpersttiler…

Ne fikir sahibi idiler ne plan ne de strateji; donanımları da yoktu projeleri de…

Oyuncakları ve uşakları oldukları Batı”nın kirli derelerini, ecdadın onlara bahşettiği “Muhteşem Okyanus”a tercih etmelerinin sebebi, tamamen bu özelliklerindendi…

Dokuz haçlı savaşıyla dize getiremediklerini anlayan “Haçlı Dünyası”, etki alanıyla 24 milyon kilometrekare alan üzerideki bu “Muhteşem Saray”ı yıkmak için bundan daha güzel bir fırsatı ve bu denli “maceraperest” ekibi (hem de içeriden) bir daha bulamazdı..!

Bu ekip, görevli oldukları bölgelerden topladıkları kendileri gibi çapulcu ve maceraperest  Bulgar, Yunanlı, Sırp, Arnavut, Makedon çetelerden müteşekkil sözde “Harekat Ordusu”nu Selanik’ten yola çıkarıp başkenti kuşatacak; Ulu Hakan diye tarih yapmış(!) padişahı azledecekti…

31 Mart Vak’ası diye bilinen 27 Nisan 1909 tarihindeki bu hadiseden itibaren yeni bir tarih sayfası açılacak ve “Türk-İslam İmparatorluğunun Son Sarayı”, yeni yazılacak bu tarihte kendine yer bulamayacaktı…

6 asır 7 iklim ve 3 kıt’ada hüküm sürüp; o ana kadar bir karış toprak kaybetmeyen imparatorluğun; 7 yılda 7 cephede uğrayacağı kıyım ile kederi kederi olacaktı..!

Bu çapulcu ve kendi çocuklarımızın eliyle yıkılan “Muhteşem Saray”dan; bugün elde tutabildiğimiz topraklardan daha azına mahkûm olarak, 24 milyon kilometre kareye sırt dönüp, 771.000 (Yedi Yüz Yetmiş Bir Bin) kilometre kare (1 milyon dahi değil) üzerine kurabildiğimiz “Kulübe”ye, VATAN diye razı olacaktık..!

Bu mazlum millet Balkanlarda, Galiçya’da, Arap Çöllerinde, Sina’da, Yemen’de, Trablusgarp’da, Filistin’de, Kafkasya’da sadece yiğitlerini değil, istiklal ve istikbâlini yitirecek; 90 bin şehidiyle Sarıkamış’da donacaktı…

Çanakkale’den arta kalan “Gazi Yiğitler”in, tıpkı Sarıkamış’da olduğu gibi bir macera uğruna “Galiçya Vadisi”ne sürülme gafleti ve orada da hiç uğruna verdiğimiz on binlerce “can”..! Her cephede yaşanan dram ve her cephede kırılan veya kaybolan milyonlarca “yiğit”..! “Son Kale” düşmesin diye; “Yedi Düvel”e karşı(!), elde ne kaldıysa onunla verilen “var olma-yok olma savaşı” ve yüzümüze gülen kaderle elde edilen “Zafer”

Hacı Bayram Veli makamında kılınan Cuma namazı sonrası “dua ile açılan meclis” ve temellerini atacağımız “16. Bağımsız Türk Devleti”…

Koca İmparatorluğu yiyen zihniyet hala tatmin olmamış olacak ki; kirli ellerini Cumhuriyet Devleti’nin temellerinden de çekmeyecek, “yeniçeri dedelerinden” aldıkları “siyaset mikrobu”, bu yeni binanın temellerine de bulaşacaktı..!

İlk iş olarak ülkenin dört bir yanından ve tüm unsurları temsilen gelen ağzı dualı “imân ve inanç abidesi” ve toplumun kanaat önderlerinden müteşekkil “O Şanlı Meclis”i, 3 yıl sonra lağvedecek ve rahat çalışacakları “Mason Biraderler”iyle ikinci meclisi yerine hemen ikâme edeceklerdi..!

“Adalet Mülkün Temeli” olacaktı. Bunu biliyorlardı ama hangi “Hukuk Sistemini” esas alarak, bu yeni “Mülkü” onun üzerine inşa edeceklerdi.?!  Bu, elleri altında hazır olan “İslam Hukuku” olmamalıydı..! İslam Hukuku’na karşı anlaşılmaz bir ön yargıya, alerjiye ve hatta nefrete sahiptiler..!

Öyleyse, Mussolini hayranı hukuk danışmanı Mahmut Esat Bozkurt “biraderleri” devreye girmeliydi ve öyle de oldu..!

İtalya’dan Ceza Yasası Esaslarını, İsviçre’den Medeni Kanun ve Borçlar Kanununu, Almanya’dan Ceza Mahkemeleri Usul Kanununu ve Ticaret Kanununu, Fransa’dan İdare Hukuku Esaslarını temel alıp; yerel halka da ölüp-gömülürken lazım olacak İslam Hukuku’nu uygun görerek “Hukuk Aşuresi”ni hazırlıyordu..! 

1.300 yılda kendini ispat etmiş, huzur ve adalet medeniyetinin kurulmasına vesile olmuş, o sapasağlam  zemini terk edip; “Dolgu Zemin” üzerine böyle bir anlayışla “Yeni Bina”yı kuruyorlardı…

On yıllardır bugün, halen defo ve sıkıntılarını yaşadığımız bu sistemle bina kurarsan; en ufak sarsıntıda sallanacak, çatlayacak, hasar görecek ve güvensiz olacaktı.. Doksan yıldır olan da bu zaten.

Hukuk sistemimiz ve adalet anlayışımız halen güven vermiyor ve halen tartışılır durumdaysa eğer; bunu bünyemize uymayan, kuruluştaki bu “Temel Arıza”da aramak gerekiyor…

Bir Fransız, bir Alman, bir İngiliz, bir İtalyan, bir İsviçreli veya bir Yunan hukuk uzmanı çağırıp yardım istenseydi, düşman olmasına rağmen daha “insaflı” olur ve daha aklı başında bir sistem kurardı..! Ama emin olalım ki; düşman dahi olsalar, böyle bir “çorba” yapmayı asla beceremezlerdi..!

Temeli “dolgu zemin”de çürük olan “mülk”ün inşasına başlayınca; yine kompleksten olacak ki, “8 Asırlık Devlet Geleneği Tecrübesi”ne de hiç bakılmayacaktı..! Bunu, “Hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır” sözüyle, adeta “başat kural” haline getirmişlerdi..!

Onlar da biliyorlardı Necip Fazıl’ın “Solmaz-pörsümez YENİ” dediği “Eski”nin eskimeyeceğini ama; o “Eski”yle bir hesapları vardı ki, fırsat bu fırsat o hesabı görüyorlardı..!

Eğitimden sosyal hayata, siyasetten ticaret hayatına, ekonomiden dini hayata; akla gelecek her konuda toplam 38 alanda “Devrim” diye bilinen yenilikler yapılacaktı.

Bu devrimlerin hızla ve “kesin uygulanması” için bir “mahkeme” kurulmalı ve bu mahkemenin üyelerinde hukuk vasfı değil “Kararlılık ve Acımasızlık Vasfı” ön planda olmalıydı..!

1920 Yılında kurulan Kel Ali, Kılıç Ali ve Necip Ali diye bilinen “Üç Ali’ler” ve Raşit Galip Bey’den oluşan bu 4’lü ekipten hiç biri hukuk kökenli değildi ve zaten önemli de değildi..!

Aynı tarihte mecliste kabul edilen “Hıyanet-i Vataniye Kanunu” ile yetkilenmiş, yapılan “Devrimlere” direnen veya aleyhte faaliyet gösteren herkesi “Vatana İhanet” etmiş sayacak; derhal “idam” edecek ve gerekirse mahkemelerini “idamlardan sonra”  yapacaklardı..! Bu ekip ve kurulan “İstiklal Mahkemeleri” bundan sonra yapılacak her “Devrim” ve değişikliğin “ana sigortası”ydı..!

O zaman başlanabilirdi…

Milleti, muhteşem tarih ve kültürel birikiminden mahrum bırakacak ve mazisiyle tüm bağlarını kesecek “Harf  Devrimi” ve aynı amaca hizmetle “Kıyafet Devrimi”, en büyük travmaları yaşamamıza sebep olacak; bu travmaların sancıları günümüze kadar halen devam ediyor olacaktı…

Kolay değildi; bir gecede tüm milletin cahil kalıp farklı bir iklimin sabahına “Kara Cahil” olarak uyanması ! Artık yazılı kaynaklardan yararlanmak hem yasak ve hem de mümkün değildi. Dolayısıyla, tüm toplum ana ışık kaynağından mahrum kalacaktı ki, “Harf Devrimi” ile bu başarılmıştı..!

Sözlü eğitim; yetişmiş din âlimleri, mollalar, meleler ve dervişler gibi kanaat önderleri sayesinde yürüyordu ve sakıncalıydı!

Bu imkânın da toplumun elinden alınması gerekiyordu ve imdada “Şapka Kanunu” diye bilinen “Kıyafet Devrimi” yetişti..!

“Gayri Müslimleri taklit etmiş olmanın veya onlara benzemenin ‘dinden çıkma’yla eşdeğer olduğunu” kabul edip direnen tüm âlimler ve kanaat önderlerinin akıbeti baştan belliydi ve maalesef sarıkları veya feslerini vereceklerine, birer birer “başlarını verdiler”..! Dolayısıyla milletin besleneceği ikinci bilgi ve ilim kaynağı da böylece kurutulmuş oluyordu..! 

“Hilafet Tehlikeye düştü, Halife Efendimiz tehdit altında” deyip; milletin tamamının inançlarını sömürerek, onları “Kurtuluş Savaşına Davet ve Motive” edenler; Türküyle, Kürdüyle, Arabı ve Çerkeziyle milletin tüm kesimlerinin desteğini alıp “7 Düvel”le(!) (Yunan’lı Çapulculardan başkası yoktur aslında!) kavgaya tutuşmuş ancak, zaferden sonra verilen sözleri unutmuş ve adeta millete dirsek çevirmişlerdi..!

Bir de, “Hilafetin İlgası ve Haife’nin Sürgünü Kanunu”, “Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunları” üst üste gelince; milletin tüm sinir uçlarına dokunulmuş, adeta “isyanlara zemin” hazırlanmıştı..!

İlk 7 Yılda “İstiklal Mahkemeleri” eliyle ve “Hıyanet-i Vataniye” kanunu gereği son derece hızlı ve acımasızca gerçekleştirilen bu devrimler; aynı zamanda genel bir “korku”nun yerleşmesini ve millet gardının düşmesini de sağlamıştı..! Bundan sonrası için işler daha da kolaylaşıyordu ve şiddetin dozu artacaktı…

Toplumu “Türkleştirmek ve Sunnileştirmek” ve istedikleri kalıba dökerek “Tek Tipleştirmek” isteyen bu zevat;, doğacak “Kürt ve Alevi İsyanlarıyla” büyük bir derdi de kökten halledecekti..!

Şeyh Sait ve Koçgiri gibi Kürt ayaklanmaları ve “çıban” olarak görülen Dersim Bölgesi Alevi İsyanları, katliam ve soykırım sınırlarını zorlarcasına operasyona tabi tutulacaktı…

Artık Tüm Doğu ve Güneydoğu Bölgesi “Kürt Islahat Kanunu” gereğince temizlenecek; canlı kalanlar da “Güvenli” sınıflamasına tabi tutulan, ülkenin diğer bölgelerine (4 Bölge) serpiştirilmek kaydıyla sürgün edilecekti…

Cumhuriyetin 10. kuruluş yılı için bestelenen “10.Yıl Marşı”nda da ifade edildiği gibi, 10 yılda içe dönük “Devrim Savaşı”ndan “Açık Alınla” çıkılmış(!) ve hakikaten “Esir Kampına Dönmüş Ana Yurdun” Dört Tarafı adeta “Demir Ağlarla” örülmüştü..!

Dünyada Faşizm ve Kominizim revaçta ve milyonların hayatı pahasına olanca şiddetiyle uygulanırken, bizim geri durmamızın bir anlamı yoktu ve onlardan aldığımız ilhamla biz de “Türk Ulusu”nu tüm kurum ve kurallarıyla yaratmalıydık..! Bunun için başlar giderse gitmeli, sınıflar katledilecekse katledilmeliydi… Zaten “Din Afyondu”, insanlarımızı uyuşturuyor ve geri kalmamıza sebep oluyordu. !

Hazır “Lâiklik” denen “Yeni Din” ve “Evrim” denen bir teori de vardı ki; ikisini karıştırıp eğitim ve müfredatının temeline yerleştirir, milletin terk etmede direndiği 1300 yıllık dinini de devlet kontrolünde ve devletin istediği şekilde verirdik..!

Biz bu Cumhuriyeti kurarken ilhamımızı “Gökten inen Dogma ve Hurafelerden” almamıştık; kolay kolay da bu ilkelliğe teslim edemezdik..! 

Evet, proje buydu, başarıyla uygulandı ve halen uygulama devam ediyor…

İşte Başbakanımızın Grup toplantısında bahsettiği 150 yıllık talihsizliğimizin müsebbibi olanlar ve zihniyetleri…

1830 yılında başlayan öz güven kaybı ve Batı karşısındaki “aşağılık kompleksi”nin doğurduğu nesiller… Ve, onların gafleti, unutkanlığı ve “utancı”nın tetiklediği “özden uzak” arayışların, bu necip milleti getirdiği nokta bu maalesef…

Kaftanlara sığmayacak, tarihin bir “Utanç ve Hüzün” kesitini, zıbına sıkıştırmaya çalıştım. Bu kadar becerebildim ama, belki istifadeye değer ifadelerle izah edemedim. ‘”Arif olan anlar” sözünden hareketle anlayışınıza, irfanınıza ve hoş görüşünüze sığınıyorum… Bu da benden ve bir başka pencere olsun “masal dünyamıza”!…

Yakın tarihimiz; namuslu, objektif ve ehil tarihçiler çıkar da, yeniden yazılırsa ve bu güne kadar dayatılan yalan masallardan uyanabilirsek eğer; kimlerin kahraman veya hain, kimlerin yüce veya cüce olduklarını çok daha net göreceğiz. O güne kadar iyi uykular herkese…

Uyanır ve kurtuluruz İnşallah.

Selam ve sevgiyle kalın.

24.01.2012

Doğan TOPGÜL

Reklamlar